22 Mart 2012 Perşembe

HARDAL DANESİ

'' Oğulcuğum,şu bir gerçek ki, yaptığın, bir hardal danesi ağırlığında olsa, bir kayanın bağrına veya göklere,yahut yerin bağrına konsa, Allah onu yine de ortaya getirir. Çünkü Allah Latif'tir, lütfu sınırsızdır; Habir'dir, her şeyden haberdardır.''(Lokman,16)

Yaptığın bir hardal danesi olsa 1)Kayanın bağrına konması 2)Göklere 3)yerin bağrına konması ile neyi anlatmaya çalışıyor bize.. Kayanın bağrı neyi simgeliyor.Sert ve katı insanlar ya da insan kalabalıklarını, duygularını yitirmiş inanları da anlatıyor olabilir mi diye düşünüyorum.Hani bazen yaptıklarım emeklerim boşa gitti diye düşündüğümüz durumlar yaşıyoruz ya sanırım bunu da anlatmak istiyor bize.Yapılan bir güzellik karşısında o katı kalbin de mutlaka yumuşayacağını anlayabilri miyiz?bazen bir kayanın orasında burasında bir çatlak bir yarık bulup bitkilerin geliştiğini de görüyoruz.Demek ki bir kalp tamamen katı olmuyor mutlaka bir kalpte çatlaklar da oluyor.İşte o zamanlarda yapılan güzellik bir çatlak bulup yeşermez mi dersiniz? Göklere konması ne anlama gelir.Hava boşluk sadece.Oraya düşen de bir yankı buluyor bir faydası oluyor.Yani burada anlatılmak istenen nasıl bir insana tekabül eder diye düşünüyorum.Bilgisizlik ve aklı işetmemeyi tanımlıyor gibi geliyor bana.Bazı durumlarda hiç tepki alamadığımızdan yakınıyoruz böyle insanlara bir şeyler anlatmaya çalıştığımızda.Çok zorlanıyoruz.Ancak bu ayete göre mutlaka bir yer buluyor yapılan güzellik bir şekilde.Bu da şuna benziyor bir uçurum kenarında veya dağların tepesinde boşluğa bağırdığınıda sizin sesiniz geliyor ya geri.Kendi sesimizi duymamız ne demek oluyor.Buradan şu sonucu çıkarmak mümkün. Benim sesim geliyorsa kendim konuşup kendim dinliyorum. Ama şu bir gerçek ki sizin söyledikleriniz o insanda yankı buluyor demektir.Karşıdaki kişinin durumuna göre yansıma da farklı olacaktır.Ama mutlaka bir yanısıması görülecektir bu ayete göre.Bize asla vazgeçmeyin diyor ayet, diye düşünmekteyim.Gelelim yerin bağrına yani toprağa.Sanırım en verimlisi toprak. O hardal danesini bağrından çıkaran yeşerten bir bitki haline getiren topraktır.Toprak çok elverişli gelişim için.O zaman insanoğlu da buradan kendine bir pay çıkarmalı.Toprak gibi olmak.Aşık Veyselin dediği gibi:

Karnın yardım kazmayınan, belinen
Yüzün yırttım tırnağınan, elinen
Yine beni karşıladı gülünen
Benim sadık yarim kara topraktır

İşkence yaptıkça bana gülerdi
bunda yalan yoktur herkes de gördü
Bir çekirdek verdim, dört bostan verdi
Benim sadık yarim kara topraktır.

Havaya bakarsam hava alırım
Toprağa bakarsam dua alırım
Topraktan ayrılsam nerde kalırım
Benim sadık yarim kara topraktır.

Bir dileğin varsa iste Allah'tan
Almak için uzak gitme topraktan
Cömertlik toprağa verilmiş Hak'tan
Benim sadık yarim kara topraktır.



Melda Yaşar

ADALET

Güneş ve Ay.Hesaba bağlıdır her birinin her şeyi. Çimen/yıldız ve ağaç secde ediyorlar. Ve gök.Yükseltti onu. Ve koydu şaşmaz ölçüyü/dengeyi. Azgınlık etmeyin ölçüde/dengede! Ölçüyü/ahengi titizlikle, adaletle koruyun ve saptırmayın ölçüyü/dengeyi.(Rahman: 5,6,7,8,9)

Yemin olsun, biz, resullerimizi açık-seçik delillerle gönderdik ve onlarla birlikte kitabı ve ölçüyü de indirdik ki, insanlar adaleti ayakta tutsunlar/adaletle doğrulsunlar. Hadid,25)

Sonra zulmedenlere şöyle denecek: ''O uzun süreli azabı tadın! Kazandığınız şeyler dışında bir şeyle cezalandırılmayacaksınız!'' Zulmetmiş her benlik, yeryüzündekiler kendinin olsa, kurtulmak için tümünü fidye verecektir. Azabı gördüklerinde pişmanlığı ta içlerinde duyarlar. Aralarında adaletle hükmedilmiştir. Asla zulme uğratılmazlar.(Yunus: 52,54)

Kıyamet günü için adalet terazilerini kuracağız/adaleti terazilere koyacağız. Hiç kimseye zerre kadar zulüm edilmeyececk. Hardal tanesi kadar birşey olsa onu ortaya getiririz. Hesapçılar olarak biz yeteriz! Yemin olsun, biz, Musa'ya ve Harun'a hak ile batılı ayıran, korunanlar için bir ışık ve öğüt olan furkanı verdik. Yemin olsun, İbrahim'e daha önceden, doğruyu bulma gücünü vermiştik. Onu bilmekteydik biz! Babasına ve toplumuna şöyle demişti: ''Şu başına toplanıp durduğunuz heykeller de ne?'' Dediler: ''Atalarımızı onlara ibadet eder bulduk.'' Dedi: '' Vallahi, siz de atalarınız da açık bir sapıklık içine düşmüşsünüz!'' (Enbiya: 47,48,51,52,53,54)

De ki onlara: ''Hadi, gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını yüzünüze karşı okuyayım: Hiçbir şeyi O'na ortak koşmayın.Ana-babaya çok iyi davranın. Yoksulluk endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin; biz sizi de onları da rızıklandırırız. Kötülüklerin görünenine de gizli kalanına da yaklaşmayın. Allah'ın saygın ve aziz kıldığı cana, bir hakkı savunmak dışında kıymayın. Allah size bunları önerdi ki, aklınızı işletebilesiniz.'' ''Yetimin malına yaklaşmayın! Ancak rüştüne erişinciye kadar en güzel yolla ilgilenme hali müstesna. Ölçme ve tartmayı tam bir dürüstlükle yerine getirin. Hiç kimseyi, gücünün yeteceğinden daha azını teklif etme dışında yükümlü tutmuyoruz. Konuştuğunuz zaman, yakınlarınız aleyhine de olsa, adaleti gözetin. Ve Allah'a verdiğiniz söze sadık kalın. Düşünüp öğüt alasınız diye O size bunları önerdi. Bu benim dosdoğru yolumdur, onu izleyin, başka yolları izlemeyin! Yoksa bu hal sizi O'nun yolundan uzaklaştırıp parçalara böler. Sakınıp korunasınız diye O bunu önermiştir size. (En'am: 151,152,153)

Kendilerine ilim geldikten sonra, sadece aralarındaki kıskançlık ve azgınlık yüzünden fırkalara bölündüler. Eğer belli bir süreye kadar erteleme sözü Rabbinden gelmiş olmasaydı, aralarında iş mutlaka bitirilirdi. Onların ardından kitaba mirasçı olanlar da onun hakkında, işkillendiren bir kuşku içindedirler. İşte bunun için sen çağrıda bulun/dua et ve emrolunduğun gibi dosdoğru yürü. Onların boş arzularına uyma ve şöyle de: ''Allah'ın kitaptan indirdiğine inandım.Aranızda adaleti sağlamakla emrolundum. Allah'tır, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size! Bizimle sizin aranızda delil yok! Allah bizi bir araya toplayacaktır/ aramızı bulacaktır. Dönüş O'nadır.''

Gerçeğe ilişkin kitabı ve adalet ölçüsünü indiren o Allah'tır.Nereden bileceksin, belki de kıyamet saati çok yakındır!(Şura:14,15,17)

Allah, kendisinden başka tanrı olmadığına tanıklık etmiştir. Meleklerle ilim sahipleri de adalet ölçüsüne sarılarak tanıklık etmişlerdir ki, o Aziz ve Hakim olandan başka hiçbir ilah yoktur. Allah katında din İslam'dır/barış ve esenlik için Allah'a teslim olmaktır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık/doymazlık/azgınlık/denge noktasından sapma/yalancılık/zulüm/kibir/zinakârlık yüzünden ihtilafa düştü. Kim Allah'ın ayetlerine nankörlük/Allah'ın ayetlerini inkâr ederse, Allah, hesabı çabucak görecektir.Allah'ın ayetlerini inkâr edip haksız yere peygamberleri öldürenler ve insanlar içinden adaletle emredenlerin canına kıyanlar var ya, işte onlara korkunç bir azabı muştula.Ama hepsi bir değildir. Ehlikitap içinden Allah için baş kaldıran/Allah huzurunda el bağlayan/hak ve adaleti ayakta tutan/kalkınıp yükselen bir zümre de vardır; gece saatlerinde secdelere kapanmış olarak Allah'ın ayetlerini okurlar. (Ali İmran: 18,19,21,113)

Bizim yarattıklarımızdan bir topluluk vardır ki, hak ile kılavuzlar ve yalnız onunla adalet sunarlar. (A'raf Suresi: 181)

Müminlerden iki zümre çarpışırlarsa, onların aralarında hemen barışı kurun! Eğer onlardan biri öteki aleyhine sınır tanımazlık edip saldırırsa, azgınlık edenle, Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın. Eğer vazgeçerse, yine ikisi arasını adalet ve dürüstlükle sulh edin. Kuşkusuz, Allah adalette titiz davrananları sever.(Hucurat,9)

Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Allah, adaleti ayakta tutanları sever.(Mümtehine,8)

Ey iman edenler! Adalet ve dürüstlüğün tanıkları olarak Allah için kollayıp gözetleyenler olun! Bir topluluğun çirkinlik ve kötülüğü sizi adaletsiz davranmaya asla itmesin. Adaletli olun! Bu, takvaya/korunup sakınmaya daha uygundur. Allah'tan sakının. Allah, yapmakta olduklarınızdan haberdardır.Ey resul! Kalpleri inanmamış olduğu halde ağızlarıyla "İnandık" diyenlerin küfürde yarışırcasına koşanları seni üzmesin. Yahudilerden bazıları yalancılık etmek için dinlerler; huzuruna çıkmamış olan başka bir topluluk için dinlerler. Yerlerine oturmuş kelimeleri, yapılarını bozup değiştirirler. "Size şu verilirse alın, eğer o verilmezse çekinin." derler. Allah birini fitneye çarptırmak isterse sen onun için Allah karşısında hiçbir şey yapamazsın. Bunlar o kişilerdir ki, Allah kalplerini temizlemek istemiyor. Dünyada bir rezillik vardır onlar için; âhirette de büyük bir azap var onlara.Yalana iyice kulak verirler, haramı tıka-basa yerler. Sana geldiklerinde, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir şekilde zarar veremezler. Ama aralarında hükmedersen, adaletle hükmet. Allah, adaletle hükmedenleri/adaleti ayakta tutanları sever.(Maide: 8,41,42)

Şu bir gerçek ki,Allah size emanetleri,onlara ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor.Allah size bu şekilde ne güzel öğüt veriyor.Allah Semi'dir,her şeyi duyar;Basir'dir,her şeyi görür.(Nisa,58)

Allah'ın isimlerinden bir tanesidir Hakk. Yani gerçeğin kaynağı ve belirleyicisi. Her yaptığı ve emri gerçeğe en uygun olan.Hakkın ve hukukun kaynağı ve belirleyicisi anlamındadır. Yaratılmış tüm ne varsa bir ölçü ve denge içinde yaratılmıştır.Matematiksel olarak da bunun böyle olduğunu bütün bilimler de bize göstermektedir.Evrenin yaratılışından insanın ve tüm varlıkları yaratılışına kadar bir denge sözkonusu.Tüm evreni düşünecek olursak yaratılmış her bir zerrenin bir görevi sözkonusudur. Tüm bunlarda bir denge adalet sözkonusudur.Ve bizlere ayetlerle uyarılarda bunu görmekteyiz.Dengeyi bozmayın diyor.Bu her alanda geçerlidir. Sonra öyle bir adalettir.Yapılan bir hardal tanesi de olsa ortaya getirilecektir.İyi ya da kötü doğru ya da yanlış. İnsanlara gelince bireysel anlamda düşündüğümüzde adalet sevgiden de önce geliyor.Bir yakınınız aleyhine de olsa adaleti gözetiniz diyor.Buna en güzel örneklerden en önemlisi Hz.İbrahim olayıdır. Babası için Allah'tan af diliyor belki ama onun peşinden onun yolundan gitmiyor. Bundan başka ayetlerde de sözkonusudur benzer durumlar. Anne-baba, yakınınız bile olsa onların gittikleri yanlış yolların peşinden gitme diyor Kur'an. Ancak sadece anne-babanla örfe uygun geçin fakat onları yolundan gitme diyor. Yanı kısacası sevdiğiniz bile olsa yanlış bir yoldaysa peşinden gitmeyceksiniz.Yani yanlışın peşinden gitmeyeceksiniz.Adaletin doğrunun peşinden gideceksiniz.Bunun için de İsra Suresi 36. ayete bakmak yeterlidir.

''Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.''

Melda Yaşar

ALLAH'IN KALPLER ÜZERİNE MÜHÜR BASMASI

MUHAMMED SURESİ:

Küfre saplanıp Allah'ın yolundan alıkoyanların yapıp ettiklerini O, boşa çıkarmıştır.(1) İman edip barışa/hayra yönelik işler yapanlar ve Muhammed'e indirilene -ki o onların Rablerinden bir haktır- inanmış olanlara gelince, Allah onların çirkin davranışlarını örtmüş ve gönüllerini barışa yöneltmiştir.(2)

Bu böyledir; çünkü küfre batanlar boş ve tutarsıza uymuşlardır. İman edenler ise Rablerinden gelen hakka uymuşlardır.İşte Allah, insanlara kendi durumlarını bu şekilde örnekleyerek anlatır.(3)......... Allah yolunda öldürülenlerin amelleri asla göz ardı edilmeyecektir. Onları doğruya/iyiye/güzele kılavuzlayacak ve kalpleri ıslah edecektir/barışa yöneltecektir.(4,5)

Küfre sapanlara gelince, kayıp ve yıkım onlara! Yapıp ettiklerini boşa çıkardı onların. Bu böyledir; çünkü onlar Allah'ın indirdiğini tiksindirici bulmuşlardır, Allah da onların tüm amellerini boşa çıkarmıştır.(8,9) Bu böyledir çünkü Allah, iman edenlerin Mevla'sıdır. Küfre sapanların ise Mevla'sı yoktur.(11)

Şu bir gerçek ki, Allah, iman edip barışa/hayra yönelik işler yapanları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Küfre sapanlarsa zevk edip eğlenmeye bakarlar; davarların yediği gibi yer-içerler.Varacakalrı yer ateştir onların.(12)

Rabbinden açık bir kanıt üzere olan, amelinin çirkinliği kendisine süslü gösterilip de boş arzularına uyanlara benzer mi? (14)

İçlerinden bir kısmı seni dinler, sonra senin yanından çıktıklarında, kendilerine ilim verilmiş olanlara şöyle sorarlar: ''Az önce ne söyledi?'' İşte bunlar, Allah'ın, kalplerine mühür bastığı kimselerdir, boş arzularının ardına düşmüşlerdir.(16)

Kılavuzlarını bulmuş olanlara gelince, Allah onların hidayetini artırmış ve korunma imkanlarını kendilerine vermiştir.(17)

İman edenler der ki, ''Bir sure indirilseydi olmaz mıydı?'' Fakat hükmü kesinleşmiş bir sure indirilip de içinde savaş da anılınca, kalplerinde maraz olanların, ölüm baygınlığına tutulmuş bir bakışla sana baktıklarını görürsün. Onlara uygun olan da odur.(20)

İtaat ve güzel bir söz! İş budur! İş ciddileşince, Allah'a verdikleri söze sadık olsalardı kendileri için daha iyi olurdu. Demek, iş başına gelecek olsanız/savaştan geri kalacak olsanız, ülkede fesat çıkarıp rahimleri parçalayacaksınız.(21,22) İşte bunlardır,Allah'ın kendilerine lanet edip kulaklarınız sağır, gözlerini de kör ettiği kimseler.(23) Peki,bunlar, Kur'an'ın anlamını inceden inceye düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde o kalplerin kilitleri mi var? (24)

Hidayet kendilerine açık seçik halde geldikten sonra arkalarına dönenlere şeytan fit vermiş, sonu gelmez arzuların/ümitlerin ardına takmıştır onları.(25)

Olacak olan budur! Çünkü onlar, Allah'ı öfkelendiren şeylerin peşine düştüler, O'nun hoşnutluğundan tiksindiler; sonunda Allah bütün amellerini boşa çıkardı.(28)

Yoksa o kalplerinde maraz olanlar, Allah kendilerinin şiddetli kinlerini hiçbir zaman ortaya çıkarmayacak mı sandılar?(29)

1)Hidayet geldikten sonra, ona arkalarını dönme

2)Allah yolundan alıkoymak.

3)Boş ve tutarsıza uyma,

4)Zevk edip eğlenme,yeme içme

5)Allah'a verdikleri söze sadık kalmama

6)Fesat çıkarma

7)Allah'ı öfkelendiren şeylerin peşine düşme,O'nun hoşnutluğundan tiksinme.

8)Kalplerinde kin.

İnkar edenler, kalplerine öfkeli taasubu, o Cahiliye taasubunu yerleştirmişlerdi. Allah ise huzur ve mutluluğunu resulünün, inananların üstüne indirmişti. Onları, takva kelimesine bağlı tutmuştu. Zaten onlar buna layık ve ehil idiler.Allah her şeyi çok iyi bilmektedir.(Fetih26)

Sadece bu ayet bile bize bir çok şeyi anlatmaya yetiyor.İnsanın kalbine nasıl baktığı,nelerin yeşermesine izin verdiği.Bu ayette de ilimden ve akıldan uzak kin,öfke ve cahiliye taasubunun yerleştirilmesini bir neden olarak gösteriyor, kalplerin mührüne.İnananların ise Allah tarafından huzur ve takvaya bağlı tutulumasının nedeni de açıklanıyor. Layık ve ehil olmaları.

Melda Yaşar

KUR'AN

Bu günlerde bir konu üzerinde çok düşünüyorum. Ve yazmak gerkesinimi duydum. Öncelikle ben Arapça bilmem,meal okuyorum. Anlamaya çalışıyorum. Ve bir çok konun farkına varıyorum. Kur'an öyle büyük bir kitap ki, öyle anlamlar sunuyor ki hayata dair. Her okuyuşumda farklı bir konular keşfediyor farklı bir güzelliğe tanık oluyor aklım ve yüreğim. Kur'an öncelikle bir fizik, kimya, matematik,hukuk gibi bilimleri içeren bir kitap değildir diye düşünmekteyim. Değildir ancak bu bilimlere dair mucizelerle doludur. Ve bu mucizeleri, olayları kavramımız da bu bilimlerde derinleşerek ancak yorumlayabilir, gerçeklere vakıf olabiliriz.

Kur'an bunların da üzerinde bize çok önemli ilkeleri veriyor. Bu ilkeler çerçevesinde sistem geliştirmek işi bize düşüyor. Ve bu ilkeler doğrultusunda yaşamak, en uygun sistemi seçmek bizim görevimiz. Kur'an'nın ilk ayeti OKU'dur. Oku yaradan Rabbinin adıyla oku. Allah'ın ayetlerini okuyun der. Allah'ın ayetleri nelerdir bunu da veriyor bize Kur'an. Allah'ın ayetleri öncelikle Kur'an olmak üzere tüm yarattıkları. Evren, insan herşey. İşte tüm bunları okumamızı, incelememizi emrediyor. Buna göre, Kur'an'ı, evreni ve insanı iyi okumamız gerekiyor.

Evreni okumak fizik, kimya matematik gibi daha çoğaltabileceğimiz bir çok bilimle mümkün olur.Ve biz insanlar bunları ne kadar iyi okursak o kadar Allah'a yaklaşmış oluruz. Ve okuduğumuz sürece dengeyi bozmadan yaşamak şerefine erişmiş oluruz. Dengeyi bozmayın der Kur'an. İnsanlar içinde Allah'tan en çok alimler korkar der. Kur'an insan fıtratına asla aykırı değildir. İnsan aklı ve mantığıyla çelişen bir tarafı asla yoktur. Bu anlamda Kur'an bize derki; biz kimseye yüklenebileceğinden fazlasını yüklemeyiz. Ve yine derki dinde baskı ve zorlama yoktur. Bu da gösteriyor ki Kur'an baskıyla zorlamayla değil kendi bilgisi, aklı yüreğiyle farkına varsın gerçeklerin. Yani Kur'an aklı ve yüreği özgür bireyler istiyor. Bizim bu noktada yaptığımız yanlışlardan iki tanesi. Her şeyden önce okumuyoruz. İkincisi okurken yapmamız gerekeni de tam olarak yerine getiriyor muyuz? Yani kur'an'nın özgür bireyi olabiliyor muyuz?

Kur'an'ı okurken ideolojik ve siyasal saplantılarımızın zemininde mi okuyoruz? Aslında beynimiz ve yüreğimiz arınmış sadece bir insan olarak okumak gerekiyor. Birtakım siyasi ve idelojik saplantılar zemininde okunduğunda, bize verilen mesajlar da o zeminler üzerinde bir anlam ifade ediyor. Ve verilmek istenen mesajlardan gerektiği gibi faydalanılamıyor. Dünyanın ve insanlığın bugün geldiği noktanın , Kur'an'ın gelinmesini istediği noktadan çok uzak olduğunu görmek de çok zor değil.

İnsan yaradılışıyla bir bütündür. Kur'an ilkeleri koyar,bu ilkeler dengeleri bozmadan, Allah'ın yarattığı fıtrata ters düşmeden sistemler geliştirmeliyiz. Rum suresi 30.ayet

'' O halde, sen yüzünü,bir hanif olarak dine, Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir.Allah'ın yaratışında/yarattığında değiştirme olamaz. Doğru ve eskimez din işte budur. Fakat insanların çokları bilmiyorlar.''

Tam bu noktada şunu söylemek istiyorum. Dünya tarihine ve geliştirilen sistemelere bakarsanız bunu apaçık görürsünüz. İnsan fıtratına ters sistemler her zaman çökmeye mahkumdur.Zaten bu bir zulümdür. Zulüm de Kur'an'ın savaş açtığı en büyük durumlardan bir tanesi ve belki de en önemlisidir.Bugün insanlığın çektiği sıkıntılar ne diye bakarsanız, görürsünüzki; insanaoğlu Allah'ın koyduğu ilkeler doğrultusunda dengeyi koruyarak, yaradılış gerçeğine uygun bir biçimde yaşatmak yerine, tüm dengeleri bozma noktasına gelmiştir, bu anlamda. Kur'an'ın deyimiyle çeşitli hırslarla azmıştır.

Allah biz insana yüklenebileceğinden fazlasını asla yüklemeyiz, Allah hiçbir zaman zulmetmez derken insanoğlu kendi kendine zulmetmektedir.Mal ve saltanat hırsı uğruna insnalar üzerinde hüküm sürmek insnaları sömürmek gafletine düşmüştür.Hiç kuşkusuz her devirde insanlara zulmeden firavunlar türemiştir.Devrine göre bu firavunlar şekil değiştirmiş,isim değiştirmiştir.Kendi saltanat ve refahları uğruna, gücünü korumak uğruna aralarına nifaklar,kin, nefret sokarak insanları,milletleri,toplumları bölmüşlerdir.Ama şu da bir gerçektir ki, her toplum kendi firavunlarını kendileri yaratırlar.Bunları ister korkudan, ister işine öyle geldiği için olsun,sebep ne olursa olsun besleyenler destekleyenler olduğu sürece firavunlar hep sahnede olacaktır. Şimdi bu konularda ayetlere bakalım;

Rum,32.ayette ''Onlar ki dinlerini parçalayıp hizipler/ fırkalar haline geldiler. Her hizip kendi elindekiyle sevinip öğünür.''

Müminun,53. ayette '' Fakat onlar işlerini aralarında parçalayıp çeşitli zübürlere/ kutsallaştırılmış hizip kitaplarına ayırdılar.Her hizip, yalnız kendi yanındakiyle sevinip öğünmektedir.'' (53)

Zühruf ,54,55. ayetlerde ''İşte Firavun toplumunu böyle küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar yoldan sapmış bir toplum idiler. Onlar bizi bu şekilde öfkelendirince, biz de onlardan öç aldık; hepsini suya gömüverdik.''

Yazan: Melda yaşar

1 Aralık 2010 Çarşamba

ŞEKİLCİLİK

Geçen gün okuduğum bir haber çoktandır kabaran duygularımı yeniden canlandırdı. Okuduğum haber şöyleydi. Cuma öğretmenimiz bir köyde çok başarılı bir öğretmen. Ve bir gün öğrencilerine cesaretten ve farklılıklardan bahsederken, bir öğrencisi diyor ki ''Hocam sizde farklı olma cesareti var mı?'' Cuma öğretmen olduğunu kanıtlamak için kulağını deldirip küpe takmaya başlıyor.Ve bu süreçte olanlar oluyor. Neredeyse işinden olacak. Çekmediği kalmıyor, bu küpe yüzünden.Başka okula atanıyor. Ve bunun sonucunda öğrencileri de farklılıkları göstermenin nasıl sonuçlanacağını böylece öğrenmiş oluyor. Cesaretin kırılması ve korkudan başka bir şey öğretmiyor çocuklara bu olay. Sizce bundan sonra o çocuklar nasıl hareket eder,özgür olabilir mi acaba? Bu olayı okuyunca hemen yine düşünmeye başladım daha doğrusu kendimi buna zorunlu hissettim. İnsanların şekilleriyle, ne giydikleriyle, saçıyla başıyla uğraşmaktan, onların ne kalbinin güzelliğini veya çirkinliğini, ne de yaptıklarının güzellliğini-çirkinliğini görüyoruz. Gözlerimizin gördüğü şeklinden hemen bir yargıya varıyor, tepki gösteriyoruz. Ve bu şekilcilik maalesef ki, ülke gündemini bile meşgul eder hale geldi ne zamandır. Ve asıl konuşmamız gereken gerçeklerden hep uzak kalıyoruz. Şimdiye kadar dindarım diyen insanlar bıyıklarıyla giydikleriyle,türbanlarıyla, göstere göstere yaptıkları ibadetletleriyle ben daha dindarım demek istedi ve hep bunu gösterme çabasında oldu. Neden? Bunu yapmayanları ya da bir şekilde toplum önünde göstermeyen insanları dinsizmiş gibi algıladı. Ya da öyleymiş gibi gösterdi insanlara.Kısacası dinsizlik etiketi yapıştırdılar. Bunu yapanlar şunu bilsin ki, bu yaptıkları tamamiyle bir gösterişten, şekilden ibarettir ve asla daha dindar olmanın bir ölçüsü olamaz. Bu toplum içerisinde bir ayrıcalık ve üstünlük kazanma çabasından başka birşey değildir. Artık yaşadığımız süreç bu anlamda ayrıcalıklı ve üstün bir sınıf oluşturmaya başladı. Oysa ki bu yaratılan sınıflar bölünme ve parçalanmadır ki bu da Kur'a'n'a tamamiyle ters bir davranıştır. Şekilcilikle öyle çok çeşitli sınıflar oluşmuş ve işin ilginci bu sınıflar birbirine pek iyi bakmaz hale gelmiş hatta daha da ileri gidip din dışı ilan etmiş diğer bir sınıfı. Oysa ki bunca bölünmüşlüğe karşı bir tek Kur'an var. İslamiyet şekilcilikle, şekille sınırlandırılamaz asla. Ama öyle günlerden geçmekteyiz ki din sadece şekle hapsedilmiş durumda. Bunu yapan insanlar da dine zarar vermekten başka bir işe ortak olmuyorlar.

Ben hiç kimseye inancımı ispatlamak zorunda değilim. Ve bu anlamda da inancın gösteriş unsuru olarak, şeklen herkesin gözü önünde yapılmasını doğru bulmuyorum. Bu durum çok özel bir durumdur ve herkesin içinde, bu özelliğini güzelliğini kaybediyor diye düşünmekteyim. İbadeti kimin için yapıyoruz,Allah için, Allah ile aramdaki diyalogdur benim.Peki o zaman bunu insanlara niye göstereyim ki. Sonra öyle insanın şekline bakarak dindarlık yargısına varılamaz.

Aynı şekilde Atatürk olan sevgimi de, Atatürkçülüğümü de kimseye rozetle, dış göünüşümle ispatlamak zorunda da değilim. Atatürk'ün düşüncelerini yaşatabildiğim ve uygulayabildiğim kadar Atatürkçüyümdür ben. Milliyetçilik için de aynı şeyleri söylemek mümkün.

Düşünyorum da yıllardır, bizim millet olarak değer yargılarımız sahiplenilmiş. Ve bu saydığım tüm değerler de aynı şekilde şekilciliğe hapsedilmiş. Uygulamaya gelince bakın bakalım bugün hangisi gerçek anlamıyla, özünde hayatımızda var? Bunu özellikle de bu değerleri sahiplenen insanlara soruyorum. Hangisi yaşıyor ülkemizde? Hiçbiri yok ortada. Eğer gerçekten samimi olsaydınız bugün onlarca sıkıntıyı yaşıyor olmazdık ülke olarak. Eğer gerçekten samimi olsaydınız, bu sahiplenmiş olduğunuz değerlerin gereklerini tam olarak yapardınız ve bugün ülke gündemi şekilcilikle bu kadar meşgul olmaz, daha başka şeyler tartışıyor olurduk. Bu ülke, bu devlet bugün kurulmadı beyler bayanlar. Muassır medeniyetin üstüne çıkmış, dünya devletlerine önder, bize Allah tarafından lütfedilen, emanet edilen dünya cennetine sahip çıkan, sahip çıkmayanlara dur diyebilecek, dünyanın herhangi bir köşesinde işlenen zulümlere dur diyebilecek başı dik, mağrur ve adaletli bir ülke olurduk. İşte Büyük Atatürk'ün muassır medeniyetin üstüne çıkma hayali buydu diye düşünüyorum.

Ve dindarım diyenler için de şunu söylüyorum, Kur'an'ın anlattığı İslam da budur işte. Kendin için,çevren için, ülken için ve insanlık için hayra ve barışa yönelik işler yapmak. Her daim adaleti, ve her alanda dengeyi korumak.

Ve diyorum ki bu değerlere sahip çıkanlar, var mı cesaretiniz bunu yapabilecek? Varsa cesaretiniz buyrun beri gelin. Yoksa eğer hiç konuşmayın artık. Savunmayın hiç bir değeri.

Bugün 10 kasım ve bugün bunları yazmaktan, bugün ülke olarak bunları tartışmaktan hicap duyuyuyorum.Atam seni saygı, sevgi ve özlemle anıyoruz. Ve Atam özür diliyorum; Sen'in hayaline sahip çıkamadığımız ve bu anlamda bir adım ileri gidemediğimiz için.

Ruhun şad olsun...

Melda Yaşar 

FANATİZM VE ETİKETLER

Son zamanlar da bakıyorum bakıyorum da çocuklarımız bir sürü koşuşturmacanın içinde sıkışıp kalmışlar. Nefes bile almakta zorlanıyorlar adeta. Zorlama ve baskı da cabası. Çocukluklarını yaşamalarına izin vermiyoruz. O küçücük oyun çocuklarına bir çok ağır yükler yükleniyor. Maalesef ki kendi dayatmalarımızla çocuklarımız kendisi olmuyor, siz oluyor kıyafetinden, saçından başından tutun da nerede nasıl okuyacağına kadar hayatının her aşamasına kadar, hiç onun ne istediğine özelliklerine yetenekelerine ve ruhuna bakmadan. Ve yıllarca yüreğinde bunların eksikliğini taşıyor.Nereye gitse götürüyor yanında, hiç yanımızdan ayırmadığımız çantamız gibi. Ve çocukluğunu yaşayan bu eksikliği taşımayan çocuklara karşı hem bir özenti içerisinde olmakla beraber hem de yüreğinde kin biriktiriyor diğrelerine. Böylece diğerleri hep öteki olarak kalıyor onun gözünde, ÖTEKİ. Belki de düşman olarak görüyor tüm ötekileri. Ve ne pahasına olursa olsun ezip geçmeyi öğreniyor. Ve bu durum öyle bir yansıyor ki topluma. Ekonomik, sosyal, siyasal ve dini yönlerden hep ötekileşiyoruz. Ötekileştikçe FANATİKLEŞİYORUZ. Fanatikleştikçe düşünme, araştırma, olup bitenleri ojektif bir biçimde görme yetimiz kayboluyor. Fanatikleştikçe bilimsellikten ve akılcılıktan uzaklaşıyoruz. Ve yine fanatikleştikçe sembollere, kişilere, içi boşaltılmış kavramlara körü körüne saplanıp kalıyoruz. Fanatikleştikçe fikirleri tartışmaktan, fikir üretmekten ve üretilen fikirlere sahip çıkmaktan uzaklaşıyoruz. Bunu yapmak bir yana fikir üreten insan öteki ise hiç düşünemden düşman kesiliyoruz ona. Yıllarca insnların kendi çıkarları menfaatleri uğruna üstünü örttüğü gerçekleri ortaya çıkaran insanları taşlıyor,elimizden gelen eziyeti yapıyoruz. Öyle ya yıllar yılı yerleşmiş kalıplaşmış hiç bir dayanağı olmayan tabuları yıkmak o kadar kolay değil. Fanatikleştikçe etiketlerimiz de artıyor, her alanda. Artık karşımızdakine etiketine göre değer verir olduk. Bir türlü beceremez olduk, karşımızdakine etketsiz, insan olarak bakmayı. Böyle olunca da hiçbir etikete sahip olmayan insanların yaşaması o kadar güçleşiyor ki hayatta. Çünkü böyleleri etiketi, etiketlemeyi asla kabul etmez. Onun, kendisinin özgürlüğünü kısıtladığını bilir. Çünkü hep kendi doğrularının peşindedirler. Ve karşısındakine sadece insan olarak bakar. Mücadelenin en çetinini de böyle insanlar yaşar. Tabi meselenin bir başka boyutu daha var. Karşınızdakini ne kadar insan olarak görmeye çalışsanız da, etiketini gururla taşıyan, fanatizm eseri insanlarla karşılaştığınızda, ister istemez geri çekilmek zorunda kalıyorsunuz. Çünkü onun tüm doğruları etiketinde saklı. Sizi kabullenmiyor bir türlü. Kendi etketindeki sahip olduğu doğruları size kabullendirmeye çalışıyor. Sizde kendi etiketini görmek istiyor. Göremeyince de doğal olarak ya sizi dışlıyor, ya size düşman oluyor ya da çekip gidiyor. Elbette ki, herkesin aynı olması beklenemez, elbette ki birbirine benzer insanlar bir arada olacak. Bu çok doğal. Ancak bu fanatizmin getirdiği etiketler eğer insana, insanlığa zarar verecek bir boyuta geliyorsa ve bu yüzden insanlar bölünüp parçalanıyor ve aynı ortamlarda birlikte yaşamaz hale geliyorsa bunun üzerinde durup derin derin düşünmek gerekiyor. Ben bu etketle işimi götürüyorum, işlerim yolunda diyenler de var elbette bunların içinde. Ancak gerçek olan bir şey var ki ne kalp tek başına bir işe yarar ne de aklını kullanmak tek başına. Kalbi devre dışına bırakan insanlar beyinlerini sadece kendi menfaatleri doğrultusunda kullanan kişiler haline gelirler. Aklını devre dışı bırakıp da sadece dünyaya kalp gözüyle bakanlar da her daim kandırılmaya müsait insanlardır. Fanatizmin esiri olmaya her daim adaydırlar. Oysa ki tablolar tek renkten oluşmazlar. Bir çok rengin o muhteşem uyumuyla bakanları hayran bırakan bir eser haline dönüşürler. Ruhumuzu coşturan eşssiz bir müzik senfonisi tek notadan oluşmaz hiç bir zaman. Tüm notaların ahenginde gizlidir güzelliğinin sırrı. Farklılıkların her biri birer bir renktir bizim için, güzel bir tablo kadar, ruhumuzu coşturan bir müzik eseri gibi hayatımızı güzelleştiren.

Melda Yaşar

12 Ekim 2010 Salı

AYNI DENİZLERİN ÇOCUKLARI


Bizler tek başımıza bir küçük bir dere, akarken sessizce tek başımıza bir hiçiz. Geçtiği yerlerde başka dereler, küçük akıntılar da karışır ve büyür büyür kocaman bir akarsu olarak dökülürler aynı denizlere, arı duru bir halde. Kimilerimiz bir şelale gibi çağlayarak coşkuyla katılırken bu akışa, kimimiz sakin ve sessizdir getirdiği yükün ağırlığıyla, belki biraz da düşünceli.Her birimiz kendi akışımızda bir hiçiz eksiğiz aslında.Her birimiz bir diğerimizn eksiğini tamamlıyoruz. Böylece bütüne doğru bir yol alıyoruz. Sen olmazsan ben olmam,ben olmazsan sen de yoksundur. Tek başımıza bir hiçlik denizinde boğuluruz da hiç kimse duymaz sesimizi. Bu şekilde baş edilmez bulanık sularla, karanlık girdaplarla, kayboluruz. Yüreğinde sevgi olanlar hep aynı denizlere dökülürler aslında.Ve yüreğinde sevgi barındıran küçük dereler eninde sonunda birleşirler bir noktada mutlaka. Ve hiç kimse durduramaz bu akışı. Çünkü yürek ve akıl birliğidir bunun adı. Bazen Öyle bir yağmur başlar ki, sağnak sağnak. Her yağan damla yüreğinize damlar, vurur vurur. Her yeri sel alır, balçık, pislik olmuştur. Evinizin bahçesinin duvarlarını alır götürür ve duvarın altında kalmıştır, en sevdiğiniz köpeğinizin kulübesi. Köpeğinize yanarken içiniz, yağmurun altında öylece kalakalırsınız, çaresiz.Bir an düşünürsünüz. Bir ses fısıldar durur size köpeğin orada, köpeğin orada. Bu arada yağmur alabildiğine hızlanmıştır ve sırıl sıklam olmuşsunuzdur. O sesin verdiği acıyla koşarsınız bir ümitle kulübenin olduğu yere, ''Hayatta kalmalısın geliyorum'' diyen yürek sesinizle. Bakarsınız ki kulübeyi kaldırdığınızda yaşıyor,yaşıyor,yaşıyordur. Ve o anda köpeği çıkarmaya çalışırsınız ama gücünüz yetmez kaldırmaya ve en sonunda ayaklarınız gömülürken balçık çamura, bir anda kaldırıp fırlatırsınız bir hamleyle.Ve işte kurtulmuştur.Aslında siz de inanamazsınız yaptığınıza, köpeğe dokunmaya, yanına yanaşmaya korkan siz, köpeği kucakladığınızı fark edersiniz. Yağmura bir de gözyaşlarınız eşlik etmeye başlamıştır. İşte yağmurun hikmeti dersiniz de sellerin,balçığın bile önünde duramayacağı bir duyguyu keşfedersiniz. Hayatta böyle değil midir? Mücadele edersiniz, mücadele edersiniz ama sonuç alamazsınız. Hayatınız hep mücadeleyle geçmiştir hep boşa çıkmıştır. Ve dersiniz ki; insanlar bunları hiç çaba harcamadan, mücadele etmeden elde ediyor. Ama ben niye yapamıyorum. Kendinizi yenik hissedersiniz, emekleriniz boşa gitmiştir. Oysa ki şöyle bir düşünürseniz bulacaksınızdır nedenini. İstediğinizi sandığınız şeyi gerçekten, yürekten hissediyor musunuz? Sonra, eğer bir mücadeleyi kaybetmişseniz yanlış taraftasınızdır ki bu da göreceli bir kavramdır. Eğer yanlış tarafta olup başarılı olmaktansa, kendi doğrularınızın tarafında yenik olmayı tercih etmişseniz, bu sonuç çok doğaldır. Evet sonuca üzülürsünüz ama huzurlusunuzdur. Bir de eğer mücadeleniz kirlenmişliğin, bulanıklığın içinde ise ya da bir bataklıktaysa, bataklığın içinde mücadele edemezsiniz. O zaman geri çekilip bir nefes alıp şöyle bir etrafı izlemek durumundasınız. Yoksa bataklıkta siz de batarsınız ve kaybolursunuz. Onun için mücadeleye bataklığın kurutulmasından başlamanız gerekiyor. Bu da tek başınıza olmayacaktır elbette. İşte burada yürekleri aynı denize dökülen insanlar bir ırmak, bir akarsu oluşturmak zorundadır. O yüzden mücadele için zamanın da olgunlaşması gerekir. Zamanı gelmemiş bir mücadele yenilgiyle sonuçlanır daima.

Melda Yaşar

11 Haziran 2010 Cuma

ÜMİDİNİ YİTİRME
















Fotoğraf: Ali Fatih Turgut


Bu bitki düşündürdü beni.Hayata dair neler fısıldıyordu ki? Kaldırımın üzerinde, karo taşlarının arasında büyümüştü öylece.Dimdik ayaktaydı.İlk bakışta sevgi yok,bakım yok ama bana mısın dememiş tutunmuştu işte o kadarcık zemine,meydan okurcasına hayata ve insanalara.İnsan sevgisiz ve ilgisiz hiç kimseye tutunmadan yaşabiliyor diye düşündürtüyordu insana.Ancak biraz derine dalıp düşününce hiç de öyle sevgisiz ve ilgisiz olmadığını farkediyornuz hemen.Allah'ın merhameti ve sevgisiydi onu bu derece ayakta tutan.Azıcık bir toprak ve yağmur büyümesi için gerekli
ortamı sağlıyordu ve bu da işte Allah'ın sonsuz merhameti ve sevgisiydi işte. Aslında insanlara da müthiş bir hayat dersiydi bu. İnsanın ve tüm varlıkların mayasıdır sevgi.Hiç bir varlık sevgisiz ayakta duramaz bu bir gerçektir.Aslında yüreğimizde hissetmektir sevgiyi. Sevgide cömert olmak gerekiyor ki hayat daha güzel ve anlamlı olsun.İnsan sevdikçe ve paylaştıkça çoğalıyor şu hayatta. Sevilmek duygusunu da yaşamak ve hissetmek istiyor insan. Ancak dünya öyle bir hale geldi ki insanoğlu sevgiyi verme ve göstermede de cimri davranıyor. Kendisi sevilsin istiyor. Ama sevmek cesaretini gösteremiyor. Çünkü yürekten sevmek emek istiyor, sorumluluk ve fedakarlık istiyor. İşte insanoğlu öylesine bencil ki bu emek ve sorumluluğun altına girmek istemiyor korkuyor ve kaçıyor. Ve bu durumda anlıyorsunuz ki sevmek de cesur yüreklerin işi. Sevgide cömert olanlar, sevdikçe canı ve yüreği yanmasına rağmen cesurca sevmeye devam ediyor, hiç yılmadan ümidini kaybetmeden ömrünü veriyor bunun için. Dimdik ayakta her türlü zorluğa karşı mücadele ediyor.Yüreğindeki tükenmez sevgi Allah'ın mucizesi oluyor. Belki sevilmek duygusunu yaşayamıyor bu dünyada ama veriyor işte. Ve bu mücadelede Allah'ın sonsuz sevgisi ve merhameti ayakta tutuyor ve yüreğine güç veriyor, tıpkı o yalnız gibi görünen fakat yalnız olmayan bitki gibi.
''İnsanoğlu çok nankördür. Kendisisne Allah tarafından bir iyilik güzellik dokundu mu Allah'a şükür ediyor. Ancak bir fenalık dokunursa hemen ümidini kesiveriyor.'' diyor Allah bir ayetinde. Evet biraz düşününce hayata bir bakınca bunu görmeniz mümkündür aslında.İnsanoğlu bir takım sıkıntılar yaşıyor. Yüreği, canı yanıyor. Ümitsizlik ve karamsarlık sarıyor birden ruhunu. Ve kapatıyor kendini. Öylesine yoğunlaşıyor ki bu üzüntüye. Elindeki mucizeleri, ona sunulan sevgiyi ve güzellikleri göremez hale geliyor. Birimizin sahip olduğu mucize diğerimizin hasreti oluyor belki, gerçekleşmesine ömrünü verdiği. Ama yapılması gereken nedir diye düşünüyorum da. Sevdiğimiz insanların mucizesi bizim de mucizemiz olsun, kendi mucizemiz gibi mutlu olmayı bilelim. Bizim mucizemizin mutluluğunu da paylaşalım sevdiğimizle.
''Kıyamet saatine ilişkin bilgi Allah katındadır. Yağmuru o yağdırır. O, rahimlerde olanı da bilir. Hiçbir benlik yarın ne kazanacağını bilmez. Ve hiçbir kimse hangi yerde öleceğini bilmez. Allah Alim'dir, Habir'dir.(34) diyor Lukman suresinin bu mucize ayetinde. Evet Hiç bir benlik yarın ne kazanacağını bilemez. O yüzden de her zaman bir umudumuz olmalı.
Ayrıca En'am Suresi 42 ve 43. ayetlerde diyor ki Allah ''Yemin olsun ki, senden önce de ümmetlere elçiler göndermiştik. O ümmetleri, bize yaklaşıp sığınsınlar diye zorluklar ve darlıklarla yakalamıştık. Zorluğumuz kendilerine gelip çattığında bir sığınabilselerdi! Ne yazık ki kalpleri katılaştı; şeytan, yapmakta olduklarını onlara süslü-püslü gösterdi.'' Zorluklar ve sıkıntılar hayatımızın bir parçası ve bir sebebi var.Yine Mülk Suresi 2 ayette diyor ki ''Hanginizin daha güzel iş yapacağını belirlemek için sizi imtihana çekmek üzere ölümü ve hayatı yaratan O'dur. Aziz'dir O,Gafur'dur.'' Hayata geliş amacımızı müthiş bir şekilde ortaya koyuyor.
Hadid Suresi 22 ve 23. ayetlerde de diyor ki ''Yeryüzünde ve kendi benliklerinizde meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta belirlenmiş olmasın. Bu, Allah için çok kolaydır. Böyle yapılmıştır ki, elinizden çıkana üzülüp ümitsizliğe düşmeyesiniz ve Allah'ın size verdiğiyle sevinip şımarmayasınız.Çünkü Allah, kendini beğenip övünenlerin hiçbirini sevmez.''
Bakara 263. ayette ise diyor ki '' Güzel, yapıcı bir söz, bir affediş, ardından bir eziyet gelen sadakadan daha üstündür. Allah Gani'dir,cömerliğine sınır yoktur; Halim'dir,hoşgörüsüne sınır yoktur.''
Fussilet Suresi 30 ve 31. ayetlerde de '' Şu bir gerçektir ki, ''Rabbimiz Allah'tır!'' deyip sonra hiç şaşmadan yol alanlar üzerine, melekler ha bire iner de şöyle derler: '' Korkmayın, üzülmeyin! Size vaat edilen cennetle sevinin.'' ''Biz sizin, dünya hayatında da ahırette de dostlarınızız. Cennette sizin için nefislerinizin arzuladığı her şey var. Orada sizin için istediğiniz her şey var.''
Bakın ne diyor Allah Fussilet Suresi 39. ayette ''Sen, toprağı huşu içinde boynu bükük görüyorsun ya, işte o da Allah'ın ayetlerindendir. Onun üzerine suyu indirdiğimizde, o titrer ve kabarır. Hiç kuşkusuz, onu dirilten Muhyi ölüleri de mutlaka diriltecektir. O her şey üzerinde güç sahibidir.''
Ayetlerde de görüldüğü üzere Allah'ın merhameti sonsuz. Ve sıkıntılar gelip geçici. Bizi olgunlaştıran vasıtalar ve hayata geliş amacımızı gerçekleştirdiğimiz, hayat yolculuğunda bir basamak oluyor. Ayrıca ümitsiz olmak ve hayattan çekilmek büyük günah.Son yazılan ayet ise bizim tek başına kaldırımda büyüyen bitkinin de nasıl ve neyle büyüdüğünü ve dimdik ayakta kaldığını öyle güzel açıklıyor ki.


Melda Yaşar

26 Mayıs 2010 Çarşamba

ERCİYES






Kayseri'ye gelişimin üçüncü günüydü.Erciyes'e çıkıyorduk.Müthiş bir heyecan kaplamıştı içimi.Yükseldikçe eteklerinde mükemmel işlenmiş bir oya gibi duruyordu KAR öylece.Öylesine başı dik, öylesine mağrur ve ihtişamlı görünüyordu ki. İnsanlar bu ihtişamı görmeli diye düşündüm.Sanki hemen O ihtişam canlanıverecekmiş de bir arslan misali kükreyecekmiş gibi duruyordu karşımda.Bir korku, bir heyecan aynı zamanda güvende de hissediyordum kendimi.Ne karmaşık bir duyguydu bu...Acaba konuşsa neler anlatırdı bizlere? Memnun muydu,insanlarla devamlı iç içe olamamaktan ve böylesine ulaşılmaz olmaktan.Keşke bir dili olsaydı da,böylesine sessiz olmasaydı da anlatsaydı kendini,dinelemye hazırdım.Aslında duyabiliyor,hissedibiliyor
dum sanki,sanki konuşuyorduk.
Ama şanslıydı.İnsanların ulşabildiği doğa olmaktansa ulaşılmaz olmak güzeldi sanırım.Kimse ona zarar veremez üzemezdi hiç bir zaman. Kendimi düşündüm sonra her nedense. Bu anlmada benziyoruz galiba seninle Erciyes dedim ona.O yüzden de seni anlamakta çok zorlanmıyorum.
En tepeye çıkamadım ama zirvesinde bulunmayı çok isterdim,korkmama rağmen,o heyecanı yaşamak isterdim.Zirvesi bulutlarla sarmaş dolaştı.Sanki oraya çıksam ellerimle tutabilecektim onları. Heyecanla bağıracak ve çığlıklar atacaktım.Bulutların arasına dalıverecektim.Kimbilir ne güzel olurdu orada uyumak.Doğanın şefkatli kollarında uyumak kimbilir ne güzel olurdu.Sanırım en huzurlu uykulara dalabilirdi insan orada....
Melda Yaşar

13 Mayıs 2010 Perşembe

CİĞERCİNİN KEDİSİ

Sen ciğercinin kedisi,ben sen sokak kedisi
Seni yiyeceğin kalaylı kapta
Benimkisi aslan ağzında
Sen aşk rüyaları görürsün, ben kemik... Diyor Orhan Veli. Aslında çok düşündürdü beni bu sözler.Ben katılmıyorum Orhan Veli'ye. Yıllar geçip de zaman akınca değişiyor hayat, değişiyor değer yargıları. O zamanların ciğrecinin kedisi aşk rüyaları görüyordu belki sokak kedisi de kemik.Şimdilerde artık ciğercinin kedisi göremez oldu aşk rüyalarını. Büsbütün kemik görüyor rüyalarında. Daha fazla kemiğe nasıl sahip olurum diye.İnanılması zor ama gönlü geniş sokak kedileri görüyor artık aşk rüyalarını.Sırtındaki yük iyice ağırlaştı. Ne arıyorsan osundur diyor Mevlana.Evet insan neyin hayalini kurup neyi arıyorsa odur.Aşk, sevgi, para her neyse. Ancak görüyorum ki bu son zamanlarda pek sevgiyle aşkla işi olan kalmamış. Orhan Veli'ye en güzel cevap Can Dündar'dan geliyor.
Şefkate kanmış mefta bir ev kedisi olmaktansa, her daim kuyruğu dik, hayta bir sokak kedisi olmak daha iyidir diyor. Durum bu kadar vahim bir hale geldi. Şefkat, sevgi artık gerçekleşmesi zor hayaller arsında yer alıyor. İster ciğercinin kedisi olsun ister sokak kedisi. İnsan şefkate kanarak mefta oluyor.Ancak hiç akıllanmıyor. Her seferinde şefkate kanıyor, göze alarak mefta olmayı. En çok da şefkate sevgiye kadınlar daha bir hasret, arıyor durmadan,hiç yılmadan. Erkeklerin böyle bir derdi yok. Bunun farkında bile değiller. Şefkat uğruna,sevgi uğruna her türlü cefaya katlanıyor.Tüm sevgisini ve ilgisini gösteriyor eşine.Bunun doygunluğunda olan eş ise biliyor karısının onu hiç bir zaman bırakmayacağını. Bunun rahatlığıyla o kadar rahat hareket ediyor ki. Bir küçük ilgi ve şefkati göstermeye bile gerek duymuyor eşine. Bunu bulamayan kadın sayısı da oldukça fazla. Bu şefkat ve ilgiyi göremeyince, yüreğinde kıskançlık ve öfke çöreklenip kalıyor. Sonra bu duygular kendini yavaş yavaş, kin, intikam, entrika gibi duygulara bırakıyor. Aslında bunların altında hep şefkat, sevgi açlığı yatıyor.
Çünkü insan sevgi ve ilgiden yaratılmış bir varlık.

Melda Yaşar

26 Şubat 2010 Cuma

CUMHURİYET

M. Kemal Paşa ziyarete gelen Refik Şevket Bey'e telgrafları gösterdi, '' Bir millet bağımsız olmak için kendi bir bedel ödemeye hazır değilse kim ne yapabilir...''dedi, ''.. Biz can havliyle dirildik, uyandık, olağanüstü bir iş başardık. Şimdi bu uyanışı sürekli kılmak için çalışmalıyız.''
Refik Şevket Bey ''Umarım artık uyumayız'' dedi.
M. Kemal Paşa daha da ciddileşti: '' Emperyalizm bizi affeder mi? Yüz yıllık emeğinin ürünü Sevr'i ve Üçlü Anlaşma'yı tarihe gömdük. Hevesi kursağında kaldı. Affetmez. Bizi yine uyutmak, istediklerini yaptırmak isteyecektir. Onun için gözümüzü daima dört açmalı ve çok çalışmalıyız. Tarihimizi iyi bilmeli, bağımsızlık bilincini güçlendirmeliyiz.''

Nitekim M. Kemal Paşa'nın anlattığı bu konuyu, Lozan konferansı esnasında, Lord Curzon ve ABD temsilcisi İsmet Paşa'ya şöyle dile getiriyordu.
Lord Curzon: ''Bir neticeye varacağız ama biz memnun ayrılmayacağız. Hiçbir işte bizi memnun etmiyorsunuz. Hiç bir dediğimizi, makul olduğuna, haklı olduğuna bakmaksızın kabul etmiyorsunuz. Hepsini reddediyorsunuz. En nihayet şu kanaata vardık ki ne reddederseniz hepsini cebimize atıyoruz. Memleketiniz haraptır. İmar etmeyecek misiniz? Bunun için paraya ihtiyacınız olacaktır. Parayı nereden bulacaksınız? Para bugün dünyada bir bende var, bir de yanımdakinde. Unutmayın, ne reddederseniz hepsi cebimdedir. Nereden para bulacaksınız? Fransızlaradan mı? Para kimsede yok. Ancak biz (İngiltere) verebiliriz. Memnun olmazsak kimden para alacaksınız? Harap bir memleketi nasıl kurtaracaksınız? İhtiyaç sebebiyle yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüz zaman bugün reddettiklerinizi cebimizden birer birer çıkartıp size göstereceğiz.''

Cumhuriyet-Turgut Özakman

15 Şubat 2010 Pazartesi

ÖĞRETMENİM

Öğretmenliğimin ilk günleriydi.Hep çocukluğumdan beri öğretmen olmak istemiştim. İşte şimdi bu hayalim gerçekleşiyordu. Hele ilk günümü unutamıyorum. Sınıfa girerken dizlerim titriyordu. 7 ve 8. sınıflara girmiştim. Bu daha da heyecanlandırmıştı beni. Dersi anlatmaya başladığımda heyecanım biraz olsun geçmişti. Daha ilk gün anlamıştım ki asıl mesele, dersi anlatmak değil de derse dikkat çekip düzeni sağlamaktı sınıfta. İlk günden sonra yeni öğretmenler gelince idare beni 4.-5. sınıflara vermişti. Bu sınıflar ingilizce dersine çok meraklıydı ve dikkat çekmek diye bir problem yoktu. Çocukları gözleri pırıl pırıl dinliyorlardı ve derse katılmak için can atıyorlardı. Fakat ilk başlarda, öğretilecekler çok kısıtlı ve basit olduğundan bana biraz sıkıcı geliyordu. Zaman ilerledikçe bu sıkıcılıkta geçmişti. Çünkü çok çabuk öğreniyorlardı. Senenin bitimine 2 ay kala çocuklar, bir günlerini, tatillerini ve içinde bulundukları mekanı anlatacak seviyeye gelmişlerdi. Bunu gördükçe çok mutlu oluyordum.
Okulun bulunduğu çevreden dolayı problemli öğrencilerin sayısı çoktu. Parçalanmış ailelerin sayısı oldukça fazlaydı.İlk günlerimden birinde bir sınıfın öğretmeni, sorunlu bir öğrencisinden bahsetmişti, Meltem. Öğrenme güçlüğü çeken, içe dönük bir çocuktu. Bu yüzden artık derse girdiğim zamanlarda ve dışarıda da Meltem'i izlemeye başlamıştım. Arkadaşlarından kopuktu. Sadece bir arkadaşı vardı. Derslere katılmıyordu. Sürekli derse kaldırmaya çalışıyor sürekli tekrer ettiriyordum. İşe yaramaya başlamıştı ama bir sorun vardı. Tahtaya kalkınca yapamadığından arkadaşları hep alay ediyorlardı onunla. Ben yine kaldırıyor yapamyınca ben yardım ediyordum. Cesaretlenmişti artık. Bir gün tahatya kaltığında, arkadaşları Meltem yapamaz diye dalga geçmişlerdi. Fakat O arkadaşlarını da beni de şaşırtacak şekilde doğru yapmaya başmalamıştı.

Bir ay kadar sonra bir gün Meltem'in annesi beni ziyarete geldi. Meltem evde sürekli sizden bahsediyor ve derslerini düzenli olarak yapmaya başladı dedi. Bunun için bana teşekkür etmeye gelmişti. Meltem'in üniversite hastanesinde uzun süredir tedavi gördüğünü fakat tedaviye cevap vermediğini, ancak artık tedaviye cevap vermeye başladığını da söylemişti. O an nasıl bir duygu içinde olduğumu anlatması güç. Sene sonuna doğru, o saçı başı dağınık, arkadaşlarından kopuk, sessiz Meltem gitmiş, yerine kendine özen gösteren cıvıl cıvıl bir Meltem gelmişti.

Öğrencilerle ilişki kurarken tek rehberim hep okul yıllarında yaşadığım sıkıntılardı. Öğretmenlerimin bazıları hep şunu yapıyorlardı. Tahtaya kalkıp da yapamadığım zaman, hep benim yapamadığım soruyu başka bir arkadaşıma yaptırır ve ben de tahtada öylece beklerdim. Bu durum beni çok olumsuz etkilerdi. Bu durum yaşayan bir öğrenci şu mesajı alıyor öğretmenden: Sen yapamadın tembelsin ve ben seni değil yapan arkadaşını seviyorum.

Melda Yaşar

14 Ocak 2010 Perşembe

MEARİC VE NAZİAT SURELERİ

MEARİC SURESİ

Soran birisi, geleceği kuşkusuz azabı sordu. Küfre sapanlar içindir o. Yoktur onu savacak. Yükselme boyutlarının/ derecelerinin sahibi Allah'tandır o. Melekler ve ruh, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselirler O'na. Artık güzel bir sabırla sabret. Onlar onu çok uzak görüyorlar. Biz ise onu çok yakın görüyoruz. O gün gök, erimiş bir maden gibi olur. Dağlar, atılmış, renkli yün gibi olur. En yakın dostlar birbirlerinin halini sormaz/ bir dost bir dostundan bir şey isteyemez. Birbirlerine gösterilirler. Suçlu, o günün azabından kurtulmak için oğullarını fidye vermeyi bile ister. Eşini, kardeşini, kendisini kucaklayıp barındıran ailesini. Ve yeryüzündeki insanların tümünü fidye verip kendisini kurtarmayı ister. Hayır, hayır! O, alevlenen bir ateştir.
-Çağırır, sırtını dönüp uzaklaşanı.
-Toparlayıp kasada yığanı/ depolayanı.
-işin gereği şu ki, insan; aceleci/hırslı/sabırsız/tahammülsüz yaratılmıştır.
-Kensine kötülük/hoşnutsuzluk dokununca basar bağırır.
-Kendisine hayır ve nimet ulaşınca ondan başkalarının yararlanmasına engel olur.
Namazlarını/dualarını yerine getirenler müstesna.
-Bunlar, namazlarında/dualarında süreklidirler.
-Bunların mallarında belirli bir hak vardır: Yoksul ve yoksun için.
-Bunlar, din gününü içtenlikle doğrularlar.
-Bunlar, yalnız Rablerinin azabından ürperirler.
-Bunlar ırzlarını titizlikle korurlar.Kim bunun ötesini isterse, işte böyleleri, sınırı aşanların ta kendileridir.
-Bunlar, kendilerindeki emanetlere ve ahitlerine sadık kalırlar.
-Bunlar, tanıklıklarını tam yaparlar.
İşte bunlar cennetlerde ikram göreceklerdir. İş, onların sandığı gibi değil! Doğuların ve batıların Rabbine yemin olsun ki, biz gerçekten gücü yetenleriz;Onları kendilerinden daha üztün olanlarla değiştirmeye.Mearic suresi (1,2,3,4,5,6,7,8,9,10,11,12,13,14,15,17,18,19,20,21,22,23,2425,26,27,29,31,32,33,40,41)


NAZİAT SURESİ
Yemin olsun çekip koparanlara/yay çekenlere/kuyudan su çekenlere/bağsız bekçisiz koşan atlara/ayrılık yüzünden hasret çekenlere/daldırıp daldırıp çıkaranlara. Yemin olsun, rahatça, incitmeden çekenlere/ düğümü hünerle çözenlere/bir yerden bir yere gidenlere/coşkuyla iç çekenlere. Yemin olsun, boşlukta ya da suda yüzüp gidenlere ,derken, öne geçip yarışı kazananlara,
Bir iş ve oluşu çekip çevirenlere,
Ki, o gün şiddetle sarsacak olan saracaktır. Onu ardı sıra gelen izleyecektir.
Siz mi daha zorsunuz yaratılışça, gök mü? Onu O yapıp kurdu. Onun boyunu yükseltti; ardından ona ahenk ve düzen verdi. Gecesini kararttı, kuşluğunu ortaya çıkardı. Bundan sonra da yeri yayıp deve kuşu yumurtası biçiminde yuvarlattı. Ondan suyunu, otlağını çıkardı. Dağları, demir atmış gibi oturttu.Naziat suresi (1,2,3,4,5,6,7,27,28,29,30,31,32)





Takva kavramı açık ve net olarak veriliyor. İnsanların aceleci/hırslı/sabırsız/tahammülsüzlük gibi kötü özellikleri vurgulanmakta.Aslında bu özelliklerin ve takvaca üstün olmanın önemli noktaları mevcut olamkala birlikte, daha başka ayetlerde daha başka önemli noktalarda bulunmakatadır.Emanetlere ve ahitlerine sadık olmak derken ne demek istiyor acaba diye düşünüyor insan. Bu emanetler nelerdir acaba, sadece insanlar arası ilişkilerden mi bahsediliyor. Bununla birlikte insanoğluna emanet edilen başka neler var. Başka ayetleri de düşününce görülüyor ki doğa ve tüm canılılar ve hatta evren de insanoğluna emanet edilmiştir, diye düşünmekteyim. Ayrıca ahitlerine sadık kalmak ne demek, ne düşünmek gerekiyor acaba. Kur'an'da bazı surelerde bir çok ayetlerde bir ahitleşmeden bahsediliyor. Bunu tam olarak kavrayabilmiş değilim.
Naziat suresinde takva kavramında, bir iş ve oluşu çekip çevirenler çok önemli bence. Çünkü başka surelerde okuduğum ayetlerin bazılarında da bu noktadan bahsediliyor.Hiç bir kötülük yapmadan, kendilerine evlerine kapatıp, ibadetle geçiren insanlarla, dışarı çıkıp güzel düşünüp güzel işler yapanlar yani bir iş oluşu çekip çevirerek çaba gösterenlerin diğerlerinden çok daha üstün olduklarından bahsediliyor. Yani sürekli haraket halinde olmak ve bunu yaparken de Allah'ı tesbih etmiş oluyor, insan diye düşünmekteyim.
Melda Yaşar

5 Ocak 2010 Salı

GÖKYÜZÜ

Bir balıktım akvuryumda, okyanusları özleyen. Okyanusum sendin. Bir yol bulabilsem kırabilsem sana doğru tüm engelleri. Derken okyanus ben oldum. Dolunayım oldun en karanlık gecelerimde, pırıl pırıl yakamozum oldun. Çırpınıp vurdum vurdum kayalıklara sen diye, köpük köpük coştum. Yüreğimin düş bahçelerinde en güzel tangoların tek kavalyesiydin. Müziğin en coştuğu anda, gözlerim başka hikayeler anlatıyordu gözlerine. Yüzleştim en büyük korkumla.
Hayallerimin içinde işte öylece duruyorlar simsiyah. Sadece korkular değildi belki engeller. Hayallari süsleyen başka beyaz küçük hayaller de vardı. Ve buna eşlik eden inançlar.
Şimdi önemsiz kaldı tüm hayaller, gidişlerin yanında. Almayı ve istemeyi hiç bilmeyen, hep veren ve verdikçe çoğalan bir yüreğin hayat hikayesiydi bu.
Hep veren bu koca yürek! Verdikçe, görevini her tamamlayışında, uçururdu kuşlarını özgürlüğüne, masmavi gökyüzüne. Uğurlama fasıllarına alışık bu yürek, öylece bakakalırdı arkalarından, özgürlüklerine kanat çırpışlarına. Dayanılmaz hüzünlerlerin bıraktığı koca boşlukla başbaşa kalırdı. İşte en büyük engel buydu! Nasılsa sen de uçacaksın vakti geldiğinde kendi özgürlüğüne.
Ama, ama bu kez uğurlama istemiyor bu yürek. Sen de uçacaksın belki ama, uçuşların bana olmalı Sevgili. Özgürlüğün kanat çırpışları bana olmalı! Benim yüreğime göç etmelisin, başka yüreklere değil. Gel bak! Yüreğimde sana, özgürce uçabileceğin koca bir gökyüzü var...


MELDA YAŞAR

1 Ocak 2010 Cuma

ÇOCUK VE EVLİLİK

Kardeşim, yalnız senin için bir sorgum var. Bunu bir sonda gibi ruhunun dibine atıyorum. Derinliğini anlamak için.
Sen gençsin, evlilik ve çocuk arzu ediyorsun. Fakat sana sorarım: Çocuk istemeye ehil bir adam mısın?
Sorarım: Zafere erişmiş misin? Kendi kendini zorlayan mısın? Duygularının hakimi misin? Erdemlerinin efendisi misin? Sorarım!
Yoksa arzun, hayvanlıktan ve zina ihtiyacından mı? Yalnız kalmaktan mı, kendinle geçinememekten mi geliyor?
İsterim ki, zaferin ve özgürlüğün çocuğu özlesin. Zaferine ve kurtuluşuna canlı anıtlar dikesin.
Kendinden ötesi için inşa etmelisin. Fakat bunun için önce kendin beden ve ruhça tam yapılı olmalısın.
İşin yalnız üretmekten ibaret olmamalı. Kendinden üstün varlık yaratmalısın. Bu iş için evlilik bahçesi sana yardım etmeli.
Daha yüksek bir varlık, bir ilk hareket, kendiliğinden dönen bir tekerlek, bir yaratıcı yaratmalısın.
Evlenme, iki kişinin bütün yarattıklarından daha üstün bir varlık getirme iradelerine derim. Böyle bir iradenin sahibi oldukları için iki kişinin birbirini saymasına derim.
Senin evliliğinin anlamı ve gerçeği bu olmalı. Fakat şu gereksizlerin evlilik dediği şey; buna ne ad vereyim?
Ah bu iki kişinin karşılıklı ruh yoksunluğu! Ah, bu iki kişinin karşılıklı ruh kirliliği! Ah, bu iki kişinin acınacak rahat düşkünlüğü!
Bunların hepsine evlilik diyorlar. Ve nikahlarının gökte kıyıldığını söylüyorlar. Bu gereksizlerin göğünü istemem. Bu ilahi ağda kucaklaşan hayvanları istemem.
Böyle evliliklere gülmeyin! Hangi çocuk ana-babasının haline ağlamak için nedene sahip değildir.
Şu adam, bana olgun ve dünyanın anlamını kavramaya yetkin göründü. Fakat karısını görünce dünyayı bir tımarhane sandım.
Şu adam, bir kahraman gibi gerçekleri aradı.Ve sonunda küçük ve süslü bir yalan yakaladı. Buna ''evliliğim'' diyor.
Şu adam, ilişkilerinde pek çekingen ve çok güç beğenirdi. Fakat birdenbire sonsuz olarak derneğini bozdu. Buna ''evliliğim'' diyor.
Şu adam, melek erdemlerine sahip bir hizmetçi arıyordu. Fakat birdenbire bir kadının hizmetçisi oluverdi. Şimdi yalnız bir melek olması kaldı!
Bütün alıcıları dikkatli görüyorum. Hepsinin hilekar gözleri var.
Çok kısa delilikler -siz buna aşk diyorsunuz. Ve evliliğiniz, uzun bir budalalık halinde bu kısa deliliklerinize bir son veriyor.
Kadına olan sevginiz ve kadının erkeğe karşı olan sevgisi... Sizin en iyi aşkınız bile şaşkın bir sembol ve acıklı bir alevden ibarettir. O ise daha yüksek yolları aydınlatacak bir fenerdir.
Biraz da kendinizden ötesi için sevin. Böyle sevmeyi öğrenin. Bunun için aşkınızın acı kadehini içmelisiniz.
En iyi aşkın kadehinde bile acılık vardır. Böylece insanüstüne sıcaklık getirir. Böylece yaratıcı, sana susuzluk verir.
Yaratıcıya susuzluk, insanüstüne özlem ve ok. Kardeşim söyle, evlilik iraden bu mu? Bu iradeyi ve bu evliliği kutsarım.

NİETZSCHE

21 Aralık 2009 Pazartesi

PANAYIRIN SİNEKLERİ

Dostum yalnızlığına kaç! Seni büyük adamların gürültüsünden sersemlemiş ve küçüklerin iğnesiyle didiklenmiş görüyorum. Orman ve kaya seninle vakur, susmayı bilirler. Sevdiğin geniş dallı ağaca benze yine! O, denizin kenarında susan ve dinleyen bir tavırla durmaktadır.
Yalnızlığın bittiği yerde panayır başlar ve panayırın başladığı yerde büyük artistlerin gürültüsü ve zehirli sineklerin vızıltısı başlar. Dünyada en kıymetli şeyler bile, gösterecek kimse bulunmazsa, bir şeye yaramaz. Halk bu göstericilere büyük adam der.
Halk, büyükten pek anlamaz. Büyük, yaratıcıdır. Oysa ki halk yalnız büyük davaların göstericilerini ve artistlerini tanır. Dünya, yeni değerler yaratanların etrafında döner. Görünmeden döner. Oysa ki halk ve şöhret artistlerin etrafında döner. Dünyanın gidişi böyledir.
Artistin zekası vardır. Fakat zekanın vicdanı zayıftır. O daima en çok inandırabileceği şeye inanır. Yarın başka, öbür gün başka bir şeye inanır. Onun duyguları halk gibi ve hava gibi sık değişir.
Panayır şatafatlı şaklabanlarla doludur ve halk bu büyük adamlarla övünür. Onca zamanın egemenleri bunlardır. Fakat zaman onları baskı altına alır, böylece seni baskı altına alırlar ve senden de bir evet ve hayır isterler. Yazık, bu ''leh'' ve ''aleyh'' arasında mı yer almak istiyorsun?
Ey gerçek aşığı, bu sokulganları ve dönekleri kıskanma, gerçek hiçbir zaman bir döneğin koluna asılmamıştır!
Bu bıktıran, usandıranlardan kendini koru. İnsanı ancak panayırda ''evet'' veya ''hayır'' la bastırırlar. Bütün derin kaynakların duyuşu yavaştır: Derinliklerine düşen bir şeyin ne olduğunu anlamak için uzun zaman beklemeleri gerekir.
Gerçek büyüklükler panayırın ve şöhretin ötesindedirler.Yeni değerlerin yaratıcıları daima panayırın ve şöhretin üstünde bulunurlar.
Dostum, yalnızlığına kaç. Seni zehirli sineklerle didiklenmiş buluyorum. Sert ve sağlam bir havanın estiği yerlere kaç!
Yalnızlığına kaç. Sen küçüklere ve acınacak adamlara çok yakın yaşadın. Onların görnmez öçlerinden kaç. Bunlar senin için öçten başka bir şey değildirler. Onlara artık el kaldırma! Onlar sayısızdır. Ve sinek avcılığı sana düşmez.
Zehirli sineklerden seni yorulmuş görüyorum. Yüz yerinde kanayan yaralar açılmış görüyorum. Ve gururun öfkelenmek bile istemiyor.
Onlar senden masumiyetle kan isterler. Kansız ruhları kana hasrettir. Onun için bütün masumiyetleriyle sokarlar.
Fakat ey derin adam, sen küçük yaraların da acısını pek derinden duyuyorsun ve daha şifa bulmadan aynı zehirli sülük vücuduna tekrar sokulur. Bu pis boğazları öldüremeyecek kadar gururlusun. Fakat sakın ki, onların bütün bu zehirli haksızlıklarına dayanmak sana bela getirmesin?
Onlar seni överek de etrafında vızıldarlar. Yılışıklık onların övüşüdür. Onlar senin derine ve kanına yakın olmak isterler.
Çok defa kendilerini sana hoş gösterirler. Fakat korkakların kurnazlığı her zaman bu olmuştur. Evet korkaklar, kurnazdır.
Dar ruhlarıyla seni çok düşünürler. Sen onlarca, her zaman düşündürücübir şeysin. Çok düşünülen herşey, düşündürücü olur.
Bu erdemlerin için seni cealandırırlar. Aslında yalnız hatalrını bağışlarlar.
Sen sakin ve dürüst olduğun için dersin ki; ''Bu küçük varlıklar suçsuzdur.'' Fakat onların dar ruhları şöyle düşünür: ''Bütün büyük varlıklar suçludur.''
Sen onlara şefkatli olsan bile kendilerine hakaret ettiğini zannederler ve senin iyiliğine gizli acılarla karşılık verirler. Senin sessiz gururun onların zevkini bozar. Bir defa da gururlu olacak kadar alçakgönüllü olursan seni ayartırlar.Senin karşında kendilerini küçük görürler ve alçaklıkları sana karşı görünmez bir kin halinde yanar, tutuşur.

NIETZSCHE-ZERDÜŞT

4 Ekim 2009 Pazar

DOSTUM HANİ KELEBEKLER ÖZGÜRDÜ?

Bugün yine daraldı da içim, sana söyleyemedim. Çünkü yoktun. Hep uzaktın zaten. Hiç var olmadın ki sen. Hep uzak mesafelerden seslendim sana. Hep böyle mektuplar yazdım da, bazılarını göndedim.Bazılarını ise hiç göndermedim. Hep seninle böylesine paylaştım işte, seninle iletişimimiz bundan ibaretti.Ancak öyle keyif verirdi ki sana mektuplar yazmak. Yazmaya başladıktan kısa bir süre sonra alışkanlık haline geldin bende. Şimdi fark ettim de uzun zamandır yazmamışım sana. Hani şu, senden cevap beklemediğimi söylediğim mektubumdan sonra bir daha yazmamışım sana. Nasıl özlemişim yazmayı. Kelimeler dans ediyor sanki yüreğimde, dinlediğim müziğe eşlik eder gibi. Bugün öyle coştu bu yürek. Ruhum, dalga dalga denizler gibi köpük köpük coşup kabarırken,hayat eşlik etmedi yine.Hayat tüm çıplaklığıyla yara almış, ayaklarına diken batmış kanlar içinde can çekişiyor.Ve geride kalıyor, yetişemiyor ruhuma yine her zamanki gibi neden? Neden dostum, neden? Hayat, niye yarışamıyor rüzgarlarla, niye dans edemiyor rengarenk kelebeklerle niye? Hep dersin ki elindeki güzelliklerle mutlu ol. Birileri de diyor ki, hep olumlu düşünelim. Hayata pozitif bakalım. Tamam hayata ve olaylara pozitif bakıyorum. Sorun bu değil ki zaten. Asıl sorun hayatın ruhumuza, yüreğimize yetişememesi. Kendimi demir parmaklıkarın arkasında gibi ya da bir kavanoza kapatılmış bir kelebek gibi hissediyorum. Dostum, hani kelebekler özgürdü?

Melda Yaşar

21 Eylül 2009 Pazartesi

Maskeli balodan bir kesit

Benim sadık yarim kara topraktır diyor Aşık Veysel. Ne güzel söylemiş. Ne yaparsam yapayım yine beni gül ile karşılıyor.Evet öyle de artık bu zamanda daha neler etmedik ki biz bu sadık toprağa.Allah'tan bize verilen en önemli emanete ihanet ediyoruz, hiç düşünmeden.Aşık Veysel'in dediği işkenceler çok masum kalıyor bu ihanet karşısında.İnsanın insana ihaneti vardı da,artık bunu da aştık biz insanoğlu.Sadece sadık yarimiz kara toprakla da sınırlı değil ihanetimiz, tüm doğaya, çevremiz de olan herşeye ihanet noktasındayız. Bizler hakkıyla taşıyamadık bu emanetleri. İnsanoğlu azgınlıkta sınır tanımıyor, saltanat ve hakimiyet hırsı uğruna. Evet sadık yarimiz artık can çekişiyor. Artık çığlıklar atıyor da duymuyoruz. Bu böyle giderse artık bizi gül ile karşılayamayacak. Hepimiz gün geçtikçe bu maskeli baloda yerimizi almaya başlıyoruz yavaş yavaş, sahte yüzlerimizle. Öyle bir noktaya geldik ki bu maskeli baloya katılmayanlar, sahte yüzleri takınmak istemeyenler alay konusu olmaya başlıyor.Yaşayamaz oluyor, nefes alamaz hale geliyor. Böyle olmasına rağmen direniyor ve bu maskeleri düşürmek için çabalıyor durmadan. Aslında bu maskeler yüreklerimizde bizim...


Melda Yaşar
KARA TOPRAK
Dost dost diye nicesine sarıldım
Benim sadık yarim kara topraktır.
beyhude dolandım, boşa yoruldum
Benim sadık yarim kara topraktır.
Nice güzellere bağlandım kaldım
Ne bir vefa gördüm ne fayda buldum
Her türlü istediğim topraktan aldım
Benim sadık yarim kara topraktır

Koyun verdi, kuzu verdi, süt verdi
Yemek verdi, ekmek verdi, et verdi
Kazma ile dövmeyince kıt verdi
Benim sadık yarim kara topraktır

Adem'den bu deme neslim getirdi
Bana türlü türlü meyve bitirdi
Her gün beni tepesinde götürdü
Benim sadık yarim kara topraktır.

Karnın yardım kazmayınan, belinen
Yüzün yırttım tırnağınan, elinen
Yine beni karşıladı gülünen
Benim sadık yarim kara topraktır

İşkence yaptıkça bana gülerdi
bunda yalan yoktur herkes de gördü
Bir çekirdek verdim, dört bostan verdi
Benim sadık yarim kara topraktır.

Havaya bakarsam hava alırım
Toprağa bakarsam dua alırım
Topraktan ayrılsam nerde kalırım
Benim sadık yarim kara topraktır.

Bir dileğin varsa iste Allah'tan
Almak için uzak gitme topraktan
Cömertlik toprağa verilmiş Hak'tan
Benim sadık yarim kara topraktır.

Hakikat istersen açık bir nokta
Allah kula yakın, kul da Allah'a
Hakkın gizli hazinesi toprakta
Benim sadık yarim kara topraktır.

Bütün kusurumu toprak gizliyor
Melhem çalıp yaralarım düzlüyor
Kolun açmış yollarımı gözlüyor
Benim sadık yarim kara topraktır.

Her kim ki olursa bu sırra mazhar
Dünyaya bırakır ölmez bir eser
Gün gelir Veysel'i bağrına basar
Benim sadık yarim kara topraktır.

AŞIK VEYSEL

6 Eylül 2009 Pazar

ON DOKUZ YILLIK UYKU

Sevgilim kazanın üzerinden tam on dokuz yıl geçti. Tam on dokuz yıl, ben senin o derin uykudan uyanmanı bekledim. Bu gün uyandın. Bir gün uyanacağın ve gözlerime bakacağın anın umudunu yüreğimde hiç yitirmedim. Hep bekledim seni.
Şimdi o kazayı geçirdiğin günü ve ondan bir hafta sonra uykuya dalışın, uyanmanı bekleyişim aklıma geliyor. Uzun bir süre sonra doktorun bana gelip, ötenaziden bahsedişini hatırlıyorum. Gözlerim yaşlarla dolmuş, hayır diye bağırarak kaçmıştım hastaneden. Sana kıyamazdım, konuşmasan da hiç tepki vermesen de varlığın yetiyordu bana. Her gün yanına gelip duygularımdan, sana olan askımdan söz ediyordum, ellerinden tutarak. Biliyordum beni hissedeceğini. Biliyordum ki beni yalnız bırakıp gitmezdin, gitmedin de! Hep savaştın. Ben de savaşmalıydım beklemeliydim, bekledim. Sevgimiz, askımız öyle büyüktü ki sana da, bana da bekleme ve savamsa gücünü verdi. Öyle büyüktü ki bir mucizeye birlikte imza attık. Ölmüş olsaydın eğer sana kavuşacağım günün sevdasıyla yine seni beklerdim. Ve o gün geldiğinde yüzümde mutlu bir gülümsemeyle koşardım sana sevgilim. Hatırlıyor musun sen bana daha sevgini söylememişken, ben içimde sana askımı büyütürken, seni iki yıl beklemiştim. Hem de senin bana dönmeyeceğini, Beni sevmediğini düşündüğüm zamanlarda seni beklemiştim. Ama sen hiç ummadığım bir anda dönmüştün bana. Beni çok şaşırtmıştın. Bu kez de döneceğin ve beni şaşırtacağın umudunu taşıyarak bekledim seni. Biliyor musun sana daha önce hiç anlatmadığım bir korku vardı içimde. Ama sen, sana söylediklerim kadar, söylemediklerimi de hissederdin hep. Ben hep yalnız ve sensiz ölmekten korktum. Bunu hissetmiş olmalısın ki beni bırakıp gitmedin. Beni yalnız bırakmadığın, beni yine şaşırttığın için çok teşekkürler!

Melda Yaşar