Hayata dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayata dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Aralık 2010 Çarşamba

ŞEKİLCİLİK

Geçen gün okuduğum bir haber çoktandır kabaran duygularımı yeniden canlandırdı. Okuduğum haber şöyleydi. Cuma öğretmenimiz bir köyde çok başarılı bir öğretmen. Ve bir gün öğrencilerine cesaretten ve farklılıklardan bahsederken, bir öğrencisi diyor ki ''Hocam sizde farklı olma cesareti var mı?'' Cuma öğretmen olduğunu kanıtlamak için kulağını deldirip küpe takmaya başlıyor.Ve bu süreçte olanlar oluyor. Neredeyse işinden olacak. Çekmediği kalmıyor, bu küpe yüzünden.Başka okula atanıyor. Ve bunun sonucunda öğrencileri de farklılıkları göstermenin nasıl sonuçlanacağını böylece öğrenmiş oluyor. Cesaretin kırılması ve korkudan başka bir şey öğretmiyor çocuklara bu olay. Sizce bundan sonra o çocuklar nasıl hareket eder,özgür olabilir mi acaba? Bu olayı okuyunca hemen yine düşünmeye başladım daha doğrusu kendimi buna zorunlu hissettim. İnsanların şekilleriyle, ne giydikleriyle, saçıyla başıyla uğraşmaktan, onların ne kalbinin güzelliğini veya çirkinliğini, ne de yaptıklarının güzellliğini-çirkinliğini görüyoruz. Gözlerimizin gördüğü şeklinden hemen bir yargıya varıyor, tepki gösteriyoruz. Ve bu şekilcilik maalesef ki, ülke gündemini bile meşgul eder hale geldi ne zamandır. Ve asıl konuşmamız gereken gerçeklerden hep uzak kalıyoruz. Şimdiye kadar dindarım diyen insanlar bıyıklarıyla giydikleriyle,türbanlarıyla, göstere göstere yaptıkları ibadetletleriyle ben daha dindarım demek istedi ve hep bunu gösterme çabasında oldu. Neden? Bunu yapmayanları ya da bir şekilde toplum önünde göstermeyen insanları dinsizmiş gibi algıladı. Ya da öyleymiş gibi gösterdi insanlara.Kısacası dinsizlik etiketi yapıştırdılar. Bunu yapanlar şunu bilsin ki, bu yaptıkları tamamiyle bir gösterişten, şekilden ibarettir ve asla daha dindar olmanın bir ölçüsü olamaz. Bu toplum içerisinde bir ayrıcalık ve üstünlük kazanma çabasından başka birşey değildir. Artık yaşadığımız süreç bu anlamda ayrıcalıklı ve üstün bir sınıf oluşturmaya başladı. Oysa ki bu yaratılan sınıflar bölünme ve parçalanmadır ki bu da Kur'a'n'a tamamiyle ters bir davranıştır. Şekilcilikle öyle çok çeşitli sınıflar oluşmuş ve işin ilginci bu sınıflar birbirine pek iyi bakmaz hale gelmiş hatta daha da ileri gidip din dışı ilan etmiş diğer bir sınıfı. Oysa ki bunca bölünmüşlüğe karşı bir tek Kur'an var. İslamiyet şekilcilikle, şekille sınırlandırılamaz asla. Ama öyle günlerden geçmekteyiz ki din sadece şekle hapsedilmiş durumda. Bunu yapan insanlar da dine zarar vermekten başka bir işe ortak olmuyorlar.

Ben hiç kimseye inancımı ispatlamak zorunda değilim. Ve bu anlamda da inancın gösteriş unsuru olarak, şeklen herkesin gözü önünde yapılmasını doğru bulmuyorum. Bu durum çok özel bir durumdur ve herkesin içinde, bu özelliğini güzelliğini kaybediyor diye düşünmekteyim. İbadeti kimin için yapıyoruz,Allah için, Allah ile aramdaki diyalogdur benim.Peki o zaman bunu insanlara niye göstereyim ki. Sonra öyle insanın şekline bakarak dindarlık yargısına varılamaz.

Aynı şekilde Atatürk olan sevgimi de, Atatürkçülüğümü de kimseye rozetle, dış göünüşümle ispatlamak zorunda da değilim. Atatürk'ün düşüncelerini yaşatabildiğim ve uygulayabildiğim kadar Atatürkçüyümdür ben. Milliyetçilik için de aynı şeyleri söylemek mümkün.

Düşünyorum da yıllardır, bizim millet olarak değer yargılarımız sahiplenilmiş. Ve bu saydığım tüm değerler de aynı şekilde şekilciliğe hapsedilmiş. Uygulamaya gelince bakın bakalım bugün hangisi gerçek anlamıyla, özünde hayatımızda var? Bunu özellikle de bu değerleri sahiplenen insanlara soruyorum. Hangisi yaşıyor ülkemizde? Hiçbiri yok ortada. Eğer gerçekten samimi olsaydınız bugün onlarca sıkıntıyı yaşıyor olmazdık ülke olarak. Eğer gerçekten samimi olsaydınız, bu sahiplenmiş olduğunuz değerlerin gereklerini tam olarak yapardınız ve bugün ülke gündemi şekilcilikle bu kadar meşgul olmaz, daha başka şeyler tartışıyor olurduk. Bu ülke, bu devlet bugün kurulmadı beyler bayanlar. Muassır medeniyetin üstüne çıkmış, dünya devletlerine önder, bize Allah tarafından lütfedilen, emanet edilen dünya cennetine sahip çıkan, sahip çıkmayanlara dur diyebilecek, dünyanın herhangi bir köşesinde işlenen zulümlere dur diyebilecek başı dik, mağrur ve adaletli bir ülke olurduk. İşte Büyük Atatürk'ün muassır medeniyetin üstüne çıkma hayali buydu diye düşünüyorum.

Ve dindarım diyenler için de şunu söylüyorum, Kur'an'ın anlattığı İslam da budur işte. Kendin için,çevren için, ülken için ve insanlık için hayra ve barışa yönelik işler yapmak. Her daim adaleti, ve her alanda dengeyi korumak.

Ve diyorum ki bu değerlere sahip çıkanlar, var mı cesaretiniz bunu yapabilecek? Varsa cesaretiniz buyrun beri gelin. Yoksa eğer hiç konuşmayın artık. Savunmayın hiç bir değeri.

Bugün 10 kasım ve bugün bunları yazmaktan, bugün ülke olarak bunları tartışmaktan hicap duyuyuyorum.Atam seni saygı, sevgi ve özlemle anıyoruz. Ve Atam özür diliyorum; Sen'in hayaline sahip çıkamadığımız ve bu anlamda bir adım ileri gidemediğimiz için.

Ruhun şad olsun...

Melda Yaşar 

FANATİZM VE ETİKETLER

Son zamanlar da bakıyorum bakıyorum da çocuklarımız bir sürü koşuşturmacanın içinde sıkışıp kalmışlar. Nefes bile almakta zorlanıyorlar adeta. Zorlama ve baskı da cabası. Çocukluklarını yaşamalarına izin vermiyoruz. O küçücük oyun çocuklarına bir çok ağır yükler yükleniyor. Maalesef ki kendi dayatmalarımızla çocuklarımız kendisi olmuyor, siz oluyor kıyafetinden, saçından başından tutun da nerede nasıl okuyacağına kadar hayatının her aşamasına kadar, hiç onun ne istediğine özelliklerine yetenekelerine ve ruhuna bakmadan. Ve yıllarca yüreğinde bunların eksikliğini taşıyor.Nereye gitse götürüyor yanında, hiç yanımızdan ayırmadığımız çantamız gibi. Ve çocukluğunu yaşayan bu eksikliği taşımayan çocuklara karşı hem bir özenti içerisinde olmakla beraber hem de yüreğinde kin biriktiriyor diğrelerine. Böylece diğerleri hep öteki olarak kalıyor onun gözünde, ÖTEKİ. Belki de düşman olarak görüyor tüm ötekileri. Ve ne pahasına olursa olsun ezip geçmeyi öğreniyor. Ve bu durum öyle bir yansıyor ki topluma. Ekonomik, sosyal, siyasal ve dini yönlerden hep ötekileşiyoruz. Ötekileştikçe FANATİKLEŞİYORUZ. Fanatikleştikçe düşünme, araştırma, olup bitenleri ojektif bir biçimde görme yetimiz kayboluyor. Fanatikleştikçe bilimsellikten ve akılcılıktan uzaklaşıyoruz. Ve yine fanatikleştikçe sembollere, kişilere, içi boşaltılmış kavramlara körü körüne saplanıp kalıyoruz. Fanatikleştikçe fikirleri tartışmaktan, fikir üretmekten ve üretilen fikirlere sahip çıkmaktan uzaklaşıyoruz. Bunu yapmak bir yana fikir üreten insan öteki ise hiç düşünemden düşman kesiliyoruz ona. Yıllarca insnların kendi çıkarları menfaatleri uğruna üstünü örttüğü gerçekleri ortaya çıkaran insanları taşlıyor,elimizden gelen eziyeti yapıyoruz. Öyle ya yıllar yılı yerleşmiş kalıplaşmış hiç bir dayanağı olmayan tabuları yıkmak o kadar kolay değil. Fanatikleştikçe etiketlerimiz de artıyor, her alanda. Artık karşımızdakine etiketine göre değer verir olduk. Bir türlü beceremez olduk, karşımızdakine etketsiz, insan olarak bakmayı. Böyle olunca da hiçbir etikete sahip olmayan insanların yaşaması o kadar güçleşiyor ki hayatta. Çünkü böyleleri etiketi, etiketlemeyi asla kabul etmez. Onun, kendisinin özgürlüğünü kısıtladığını bilir. Çünkü hep kendi doğrularının peşindedirler. Ve karşısındakine sadece insan olarak bakar. Mücadelenin en çetinini de böyle insanlar yaşar. Tabi meselenin bir başka boyutu daha var. Karşınızdakini ne kadar insan olarak görmeye çalışsanız da, etiketini gururla taşıyan, fanatizm eseri insanlarla karşılaştığınızda, ister istemez geri çekilmek zorunda kalıyorsunuz. Çünkü onun tüm doğruları etiketinde saklı. Sizi kabullenmiyor bir türlü. Kendi etketindeki sahip olduğu doğruları size kabullendirmeye çalışıyor. Sizde kendi etiketini görmek istiyor. Göremeyince de doğal olarak ya sizi dışlıyor, ya size düşman oluyor ya da çekip gidiyor. Elbette ki, herkesin aynı olması beklenemez, elbette ki birbirine benzer insanlar bir arada olacak. Bu çok doğal. Ancak bu fanatizmin getirdiği etiketler eğer insana, insanlığa zarar verecek bir boyuta geliyorsa ve bu yüzden insanlar bölünüp parçalanıyor ve aynı ortamlarda birlikte yaşamaz hale geliyorsa bunun üzerinde durup derin derin düşünmek gerekiyor. Ben bu etketle işimi götürüyorum, işlerim yolunda diyenler de var elbette bunların içinde. Ancak gerçek olan bir şey var ki ne kalp tek başına bir işe yarar ne de aklını kullanmak tek başına. Kalbi devre dışına bırakan insanlar beyinlerini sadece kendi menfaatleri doğrultusunda kullanan kişiler haline gelirler. Aklını devre dışı bırakıp da sadece dünyaya kalp gözüyle bakanlar da her daim kandırılmaya müsait insanlardır. Fanatizmin esiri olmaya her daim adaydırlar. Oysa ki tablolar tek renkten oluşmazlar. Bir çok rengin o muhteşem uyumuyla bakanları hayran bırakan bir eser haline dönüşürler. Ruhumuzu coşturan eşssiz bir müzik senfonisi tek notadan oluşmaz hiç bir zaman. Tüm notaların ahenginde gizlidir güzelliğinin sırrı. Farklılıkların her biri birer bir renktir bizim için, güzel bir tablo kadar, ruhumuzu coşturan bir müzik eseri gibi hayatımızı güzelleştiren.

Melda Yaşar

12 Ekim 2010 Salı

AYNI DENİZLERİN ÇOCUKLARI


Bizler tek başımıza bir küçük bir dere, akarken sessizce tek başımıza bir hiçiz. Geçtiği yerlerde başka dereler, küçük akıntılar da karışır ve büyür büyür kocaman bir akarsu olarak dökülürler aynı denizlere, arı duru bir halde. Kimilerimiz bir şelale gibi çağlayarak coşkuyla katılırken bu akışa, kimimiz sakin ve sessizdir getirdiği yükün ağırlığıyla, belki biraz da düşünceli.Her birimiz kendi akışımızda bir hiçiz eksiğiz aslında.Her birimiz bir diğerimizn eksiğini tamamlıyoruz. Böylece bütüne doğru bir yol alıyoruz. Sen olmazsan ben olmam,ben olmazsan sen de yoksundur. Tek başımıza bir hiçlik denizinde boğuluruz da hiç kimse duymaz sesimizi. Bu şekilde baş edilmez bulanık sularla, karanlık girdaplarla, kayboluruz. Yüreğinde sevgi olanlar hep aynı denizlere dökülürler aslında.Ve yüreğinde sevgi barındıran küçük dereler eninde sonunda birleşirler bir noktada mutlaka. Ve hiç kimse durduramaz bu akışı. Çünkü yürek ve akıl birliğidir bunun adı. Bazen Öyle bir yağmur başlar ki, sağnak sağnak. Her yağan damla yüreğinize damlar, vurur vurur. Her yeri sel alır, balçık, pislik olmuştur. Evinizin bahçesinin duvarlarını alır götürür ve duvarın altında kalmıştır, en sevdiğiniz köpeğinizin kulübesi. Köpeğinize yanarken içiniz, yağmurun altında öylece kalakalırsınız, çaresiz.Bir an düşünürsünüz. Bir ses fısıldar durur size köpeğin orada, köpeğin orada. Bu arada yağmur alabildiğine hızlanmıştır ve sırıl sıklam olmuşsunuzdur. O sesin verdiği acıyla koşarsınız bir ümitle kulübenin olduğu yere, ''Hayatta kalmalısın geliyorum'' diyen yürek sesinizle. Bakarsınız ki kulübeyi kaldırdığınızda yaşıyor,yaşıyor,yaşıyordur. Ve o anda köpeği çıkarmaya çalışırsınız ama gücünüz yetmez kaldırmaya ve en sonunda ayaklarınız gömülürken balçık çamura, bir anda kaldırıp fırlatırsınız bir hamleyle.Ve işte kurtulmuştur.Aslında siz de inanamazsınız yaptığınıza, köpeğe dokunmaya, yanına yanaşmaya korkan siz, köpeği kucakladığınızı fark edersiniz. Yağmura bir de gözyaşlarınız eşlik etmeye başlamıştır. İşte yağmurun hikmeti dersiniz de sellerin,balçığın bile önünde duramayacağı bir duyguyu keşfedersiniz. Hayatta böyle değil midir? Mücadele edersiniz, mücadele edersiniz ama sonuç alamazsınız. Hayatınız hep mücadeleyle geçmiştir hep boşa çıkmıştır. Ve dersiniz ki; insanlar bunları hiç çaba harcamadan, mücadele etmeden elde ediyor. Ama ben niye yapamıyorum. Kendinizi yenik hissedersiniz, emekleriniz boşa gitmiştir. Oysa ki şöyle bir düşünürseniz bulacaksınızdır nedenini. İstediğinizi sandığınız şeyi gerçekten, yürekten hissediyor musunuz? Sonra, eğer bir mücadeleyi kaybetmişseniz yanlış taraftasınızdır ki bu da göreceli bir kavramdır. Eğer yanlış tarafta olup başarılı olmaktansa, kendi doğrularınızın tarafında yenik olmayı tercih etmişseniz, bu sonuç çok doğaldır. Evet sonuca üzülürsünüz ama huzurlusunuzdur. Bir de eğer mücadeleniz kirlenmişliğin, bulanıklığın içinde ise ya da bir bataklıktaysa, bataklığın içinde mücadele edemezsiniz. O zaman geri çekilip bir nefes alıp şöyle bir etrafı izlemek durumundasınız. Yoksa bataklıkta siz de batarsınız ve kaybolursunuz. Onun için mücadeleye bataklığın kurutulmasından başlamanız gerekiyor. Bu da tek başınıza olmayacaktır elbette. İşte burada yürekleri aynı denize dökülen insanlar bir ırmak, bir akarsu oluşturmak zorundadır. O yüzden mücadele için zamanın da olgunlaşması gerekir. Zamanı gelmemiş bir mücadele yenilgiyle sonuçlanır daima.

Melda Yaşar

11 Haziran 2010 Cuma

ÜMİDİNİ YİTİRME
















Fotoğraf: Ali Fatih Turgut


Bu bitki düşündürdü beni.Hayata dair neler fısıldıyordu ki? Kaldırımın üzerinde, karo taşlarının arasında büyümüştü öylece.Dimdik ayaktaydı.İlk bakışta sevgi yok,bakım yok ama bana mısın dememiş tutunmuştu işte o kadarcık zemine,meydan okurcasına hayata ve insanalara.İnsan sevgisiz ve ilgisiz hiç kimseye tutunmadan yaşabiliyor diye düşündürtüyordu insana.Ancak biraz derine dalıp düşününce hiç de öyle sevgisiz ve ilgisiz olmadığını farkediyornuz hemen.Allah'ın merhameti ve sevgisiydi onu bu derece ayakta tutan.Azıcık bir toprak ve yağmur büyümesi için gerekli
ortamı sağlıyordu ve bu da işte Allah'ın sonsuz merhameti ve sevgisiydi işte. Aslında insanlara da müthiş bir hayat dersiydi bu. İnsanın ve tüm varlıkların mayasıdır sevgi.Hiç bir varlık sevgisiz ayakta duramaz bu bir gerçektir.Aslında yüreğimizde hissetmektir sevgiyi. Sevgide cömert olmak gerekiyor ki hayat daha güzel ve anlamlı olsun.İnsan sevdikçe ve paylaştıkça çoğalıyor şu hayatta. Sevilmek duygusunu da yaşamak ve hissetmek istiyor insan. Ancak dünya öyle bir hale geldi ki insanoğlu sevgiyi verme ve göstermede de cimri davranıyor. Kendisi sevilsin istiyor. Ama sevmek cesaretini gösteremiyor. Çünkü yürekten sevmek emek istiyor, sorumluluk ve fedakarlık istiyor. İşte insanoğlu öylesine bencil ki bu emek ve sorumluluğun altına girmek istemiyor korkuyor ve kaçıyor. Ve bu durumda anlıyorsunuz ki sevmek de cesur yüreklerin işi. Sevgide cömert olanlar, sevdikçe canı ve yüreği yanmasına rağmen cesurca sevmeye devam ediyor, hiç yılmadan ümidini kaybetmeden ömrünü veriyor bunun için. Dimdik ayakta her türlü zorluğa karşı mücadele ediyor.Yüreğindeki tükenmez sevgi Allah'ın mucizesi oluyor. Belki sevilmek duygusunu yaşayamıyor bu dünyada ama veriyor işte. Ve bu mücadelede Allah'ın sonsuz sevgisi ve merhameti ayakta tutuyor ve yüreğine güç veriyor, tıpkı o yalnız gibi görünen fakat yalnız olmayan bitki gibi.
''İnsanoğlu çok nankördür. Kendisisne Allah tarafından bir iyilik güzellik dokundu mu Allah'a şükür ediyor. Ancak bir fenalık dokunursa hemen ümidini kesiveriyor.'' diyor Allah bir ayetinde. Evet biraz düşününce hayata bir bakınca bunu görmeniz mümkündür aslında.İnsanoğlu bir takım sıkıntılar yaşıyor. Yüreği, canı yanıyor. Ümitsizlik ve karamsarlık sarıyor birden ruhunu. Ve kapatıyor kendini. Öylesine yoğunlaşıyor ki bu üzüntüye. Elindeki mucizeleri, ona sunulan sevgiyi ve güzellikleri göremez hale geliyor. Birimizin sahip olduğu mucize diğerimizin hasreti oluyor belki, gerçekleşmesine ömrünü verdiği. Ama yapılması gereken nedir diye düşünüyorum da. Sevdiğimiz insanların mucizesi bizim de mucizemiz olsun, kendi mucizemiz gibi mutlu olmayı bilelim. Bizim mucizemizin mutluluğunu da paylaşalım sevdiğimizle.
''Kıyamet saatine ilişkin bilgi Allah katındadır. Yağmuru o yağdırır. O, rahimlerde olanı da bilir. Hiçbir benlik yarın ne kazanacağını bilmez. Ve hiçbir kimse hangi yerde öleceğini bilmez. Allah Alim'dir, Habir'dir.(34) diyor Lukman suresinin bu mucize ayetinde. Evet Hiç bir benlik yarın ne kazanacağını bilemez. O yüzden de her zaman bir umudumuz olmalı.
Ayrıca En'am Suresi 42 ve 43. ayetlerde diyor ki Allah ''Yemin olsun ki, senden önce de ümmetlere elçiler göndermiştik. O ümmetleri, bize yaklaşıp sığınsınlar diye zorluklar ve darlıklarla yakalamıştık. Zorluğumuz kendilerine gelip çattığında bir sığınabilselerdi! Ne yazık ki kalpleri katılaştı; şeytan, yapmakta olduklarını onlara süslü-püslü gösterdi.'' Zorluklar ve sıkıntılar hayatımızın bir parçası ve bir sebebi var.Yine Mülk Suresi 2 ayette diyor ki ''Hanginizin daha güzel iş yapacağını belirlemek için sizi imtihana çekmek üzere ölümü ve hayatı yaratan O'dur. Aziz'dir O,Gafur'dur.'' Hayata geliş amacımızı müthiş bir şekilde ortaya koyuyor.
Hadid Suresi 22 ve 23. ayetlerde de diyor ki ''Yeryüzünde ve kendi benliklerinizde meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta belirlenmiş olmasın. Bu, Allah için çok kolaydır. Böyle yapılmıştır ki, elinizden çıkana üzülüp ümitsizliğe düşmeyesiniz ve Allah'ın size verdiğiyle sevinip şımarmayasınız.Çünkü Allah, kendini beğenip övünenlerin hiçbirini sevmez.''
Bakara 263. ayette ise diyor ki '' Güzel, yapıcı bir söz, bir affediş, ardından bir eziyet gelen sadakadan daha üstündür. Allah Gani'dir,cömerliğine sınır yoktur; Halim'dir,hoşgörüsüne sınır yoktur.''
Fussilet Suresi 30 ve 31. ayetlerde de '' Şu bir gerçektir ki, ''Rabbimiz Allah'tır!'' deyip sonra hiç şaşmadan yol alanlar üzerine, melekler ha bire iner de şöyle derler: '' Korkmayın, üzülmeyin! Size vaat edilen cennetle sevinin.'' ''Biz sizin, dünya hayatında da ahırette de dostlarınızız. Cennette sizin için nefislerinizin arzuladığı her şey var. Orada sizin için istediğiniz her şey var.''
Bakın ne diyor Allah Fussilet Suresi 39. ayette ''Sen, toprağı huşu içinde boynu bükük görüyorsun ya, işte o da Allah'ın ayetlerindendir. Onun üzerine suyu indirdiğimizde, o titrer ve kabarır. Hiç kuşkusuz, onu dirilten Muhyi ölüleri de mutlaka diriltecektir. O her şey üzerinde güç sahibidir.''
Ayetlerde de görüldüğü üzere Allah'ın merhameti sonsuz. Ve sıkıntılar gelip geçici. Bizi olgunlaştıran vasıtalar ve hayata geliş amacımızı gerçekleştirdiğimiz, hayat yolculuğunda bir basamak oluyor. Ayrıca ümitsiz olmak ve hayattan çekilmek büyük günah.Son yazılan ayet ise bizim tek başına kaldırımda büyüyen bitkinin de nasıl ve neyle büyüdüğünü ve dimdik ayakta kaldığını öyle güzel açıklıyor ki.


Melda Yaşar

13 Mayıs 2010 Perşembe

CİĞERCİNİN KEDİSİ

Sen ciğercinin kedisi,ben sen sokak kedisi
Seni yiyeceğin kalaylı kapta
Benimkisi aslan ağzında
Sen aşk rüyaları görürsün, ben kemik... Diyor Orhan Veli. Aslında çok düşündürdü beni bu sözler.Ben katılmıyorum Orhan Veli'ye. Yıllar geçip de zaman akınca değişiyor hayat, değişiyor değer yargıları. O zamanların ciğrecinin kedisi aşk rüyaları görüyordu belki sokak kedisi de kemik.Şimdilerde artık ciğercinin kedisi göremez oldu aşk rüyalarını. Büsbütün kemik görüyor rüyalarında. Daha fazla kemiğe nasıl sahip olurum diye.İnanılması zor ama gönlü geniş sokak kedileri görüyor artık aşk rüyalarını.Sırtındaki yük iyice ağırlaştı. Ne arıyorsan osundur diyor Mevlana.Evet insan neyin hayalini kurup neyi arıyorsa odur.Aşk, sevgi, para her neyse. Ancak görüyorum ki bu son zamanlarda pek sevgiyle aşkla işi olan kalmamış. Orhan Veli'ye en güzel cevap Can Dündar'dan geliyor.
Şefkate kanmış mefta bir ev kedisi olmaktansa, her daim kuyruğu dik, hayta bir sokak kedisi olmak daha iyidir diyor. Durum bu kadar vahim bir hale geldi. Şefkat, sevgi artık gerçekleşmesi zor hayaller arsında yer alıyor. İster ciğercinin kedisi olsun ister sokak kedisi. İnsan şefkate kanarak mefta oluyor.Ancak hiç akıllanmıyor. Her seferinde şefkate kanıyor, göze alarak mefta olmayı. En çok da şefkate sevgiye kadınlar daha bir hasret, arıyor durmadan,hiç yılmadan. Erkeklerin böyle bir derdi yok. Bunun farkında bile değiller. Şefkat uğruna,sevgi uğruna her türlü cefaya katlanıyor.Tüm sevgisini ve ilgisini gösteriyor eşine.Bunun doygunluğunda olan eş ise biliyor karısının onu hiç bir zaman bırakmayacağını. Bunun rahatlığıyla o kadar rahat hareket ediyor ki. Bir küçük ilgi ve şefkati göstermeye bile gerek duymuyor eşine. Bunu bulamayan kadın sayısı da oldukça fazla. Bu şefkat ve ilgiyi göremeyince, yüreğinde kıskançlık ve öfke çöreklenip kalıyor. Sonra bu duygular kendini yavaş yavaş, kin, intikam, entrika gibi duygulara bırakıyor. Aslında bunların altında hep şefkat, sevgi açlığı yatıyor.
Çünkü insan sevgi ve ilgiden yaratılmış bir varlık.

Melda Yaşar